Beyin ve Zikir

     30 Ekim 2008          11 Yorum

beyin ve zikirZikir kelimesi sözlükte “anmak, hatırlamak” anlamlarına gelir. Anmak, hatırlamak (= Zikir) yüzeysel bir tanımlama ile bir nesneyi veya özneyi “akla getirmek, düşünmektir”. “Zikretmek” bu anlamı dolayısıyla, yeryüzünde sadece “düşünme melekesine” sahip İnsãn türüne âit bir meziyettir.

Allah’ı Zikir

Allãh’ı Zikir (ZikrUllãh) ise kişinin varlığının Allãh ile kâim ve dâim olduğunu, O’nun azâmetini, birimsel varlığının O’nun indindeki yerini ilk etapta düşünmesi, sonra tefekkür edip hissetmesi ve nihâyetinde de yaşaması olayıdır!

Allãh’ı zikir kanâatimize göre O’nun isimlerini duygusuzca, mekanik bir şekilde tekrarlamak, telâffuz etmek değildir. Harflerden oluşan İsimler, yatay, 4 boyutlu mekanik kanunların geçerli olduğu dünyamıza âit iletişim araçlarıdır ve bir rûha (mânâya) sahip değillerdir. Onlara rûh≈mânâ veren-verecek olan maddeyle dikey temasta bulunan içsel yaşamımızı üreten uzay alanı, yâni Şuûr boyutudur.

“Fe Zkur ullãhe… ve zküru hü ke ma heda küm”

“Allãh’ı Zikir edin… O’nun size gösterdiği gibi..” (2/198)

Zikir ile ne kastedilmiştir?

Bizlere AN’da yaşamanın şuûruna erişip Bilincimizi Cennet bahçesine dönüştürebilmemiz için her detayı öğreten Kur’ãn âyetlerinde ve RasûlUllãh sözlerinde bizlere teklif edilemekte olan –yaygın kanaâtin aksine- “Allãh’ın isimlerinin telâffuzunu belirli sayılarda tekrar edin” değildir. O’nu hangi şekilde zikir etmemiz gerektiği Kur’ãn’da şu şekilde belirtilmiştir.

“…fe zkürullãhe ke zikri küm abe küm ev eşedde zikra”

“…Atalarınızı zikir ettiğiniz gibi, hatta daha şiddetli olarak Allãh’ı zikir edin…” (2/200)

O’nu nasıl anmamız gerektiği açıktır. Rabbimizi en asgarî düzeyde atalarımızı düşündüğümüz, haklarında konuştuğumuz, onlara saygı duyduğumuz, onları sevdiğimiz kadar ki hissiyatla anmamız tavsiye ediliyor. Hiç kimsenin âyetteki zikir kelimesinin yaptığı çağrışım gereği babasının/dedesinin ismini eline tespih/ zikirmatik alarak belirli sayılarda, hızlıca, mekanik bir şekilde tekrarlamadığı açıktır.

İstenen, isimlerin telâffuzunun dildeki tekrarları değil, herhangi bir dildeki bir isimle etiketlenmiş mânânın şuûrda tekrar tekrar, belirli/belirsiz sayılarda hissedilmesidir. Allãh için olanı ise eşedde/daha güçlü bir biçimde olmalıdır. Kelimelerin telâffuzlarının değil, oluşturulan mânânın daha güçlüsü/şiddetlisi olur.

Ve zkür rabbe ke fi nefsi ke tedardruan ve hiyfeten

“Rabbini, bilincinde yalvararak/ürpererek… Zikir et” (7/55)

Duygusuzca, anlamı bilinmeden yapılan tekrarlar elbette kalplerde ürperti, huşû ve “Mutlak Varlığın” huzurunda alçakgönüllülük hissi oluşturmayacak, yâni Tek-Tümel RUH’un birimsel zihne üflenmesi (zihne yükleme) gerçekleşmeyecektir. Yükleme yapılıp=mânâ oluşturulursa bilinçaltı bunu içselleştirir. Derin benliğimiz bilinçli olarak kabul ettiğimiz şeylere tepki verecektir.

“Ellezine yezkürun ellãhe kiyamen ve kuuden ve ala cünubihim veyetefekkerune fi halkis semavati vel ard…”

“Onlar ki, kıyamda, otururken, yanları üzerinde iken Allãh’ı Zikir ederler, Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında Tefekkür ederler…” (3/191)

Zikir ve Beynin Programlanması

Kelimeleri tekrar ederken, kelimelerin işâret ettiği mânâlar kişinin bilincinde oluşmadan, beyinde o mânâyı kodlayacak olan yeniden şekillenmiş sinir ağları da oluşamayacaktır. Zihinde anlam oluşturabilen kelimeler, cümleler, anılar, yaşamlar, düşünceler, hisler vs. beyni yeniden kodlayabilir.

Yeniden programlanmış sinir hücrelerinin oluşumu birimsel zihinde/dalga bedende oluşturulan, düşünülen/hissedilen/yaşanılan soyut mânânın algıladığımız madde-zaman boyutundaki yansımasıdır. Yâni, yeni nöron ağların kurulmasının şartı, mânâyı düşünmek, tefekkür etmek ve nihayetinde yaşamaktır (bilinçaltının doğal bir parçası hâline gelmesi). Anlamı bilinmeden, hissedilmeden yapılan tekrarların zihne yüklenmesi olayı SünnetUllãha terstir. Kişi amellerinin faydalı olup olmadığını (dalga bedene yüklenip yüklenmediğini), bilincinde o esnada/o anda hissettiklerinden kontrol edebilir. O esnada anlamı yaşatmayan ölünce de yaşatmayacaktır.

Kişide TEFEKKÜR (Varlık üzerinde derinlemesine düşünüp birtakım hissiyatları şuurunda yaşamadan) olmadan yapılan kelime tekrarları -bu kelimeler, kalıplar Kur’ân’dan da olsa (Allãh, Rahman vs. veya Arapça dualar, âyetler)- bir ANLAMa sahip olmadıklarından (yâni bu kelimeleri tekrar eden bilinç tarafından bunlara bir anlam yüklenmediğinden) MANTRA olarak kalacaktır. Hatta Mantra gibi fayda verebilmesi için -anlamı bilinmese de- yapılan kelime tekrarlarında zihnin farklı, gündelik düşüncelere sürüklenmemesi gerekir.

[[[ Zihnin tek bir kelimeye odaklanmasıyla, dış dünyadan beyne giren veri akışı asgariye indirgenerek zihnin daha sakin bir seviyeye çıkartılması mümkündür (meditasyon ve türevlerinin genel mantığı budur). Zihin, dış dünyanın gürültüsünden uzaklaştıkça beynimizde saklı belli belirsiz duygular, düşünceler hızlı bir şekilde zihinden gelip geçmeye başlar, zihne çıkar ve su yüzeyine çıkan baloncuklar gibi patlar gider. Mantraların faydası budur. Bu tekniğe devam edildikçe, her ne kadar kişi daha sakin bir zihinle yaşamını sürdürüyor ve daha derin zihin seviyelerine ulaşıyor olsa da –“Mutlak Varlığın indindeki hiçliğin” itirafını beyan eden korunma duası yapılmadan/yaşanmadan- “egonun ruhsal açıdan kendini beğenerek şişmesi” gibi cinnî bir duygunun zihne yerleşme tehlikesi her zaman vardır. ]]]

İsimlerin işâret ettiği anlamların, tefekkür beraberliğinde yinelenmesiyle, beyinde o ismin işâret ettiği mânâ istikâmetinde kodlanması-programlanması-meleğin açığa çıkarılmasından sonra, o ismin üzerinde çok fazla anlamaya-düşünmeye gerek kalmadan yapılan tekrarı da zihne yükleme yapacak ve tesirini gösterecektir. Çünkü artık o ismin içeriği doldurulmuş, kelimenin cesedine can verilmiş, kelimeler 4 boyut hapishanesinden çıkartılmıştır. Yâni, isimler amaç olmaktan çıkarılıp araç haline getirildiği takdirde bilinçsizce tekrar edilebilir bir hâle gelirler. Hissedilerek yapılması Tefekkür sahibi kişiye katmerli enerji verecektir. Kelimenin yüklendiği enerji daha da artacak ve kişiyi daha fazla derinden etkileyebilecektir.

Beynin bu konuda nasıl çalıştığını idrak edebilmek için şöyle bir misal verilebilir: Türkçe bilmeyen bir kişinin “Limon” kelimesini belirli sayıda tekrar etmesini istediğimizde, yabancı arkadaşımızın beyninde “Limon” ile ilgili bir mânâ oluşamayacağı açıktır. Elbette Türkçe “limon” kelimesinin bu yabancı kişi tarafından uzun bir süre zikredildiği takdirde “limon” kelimesinin ihtiva ettiği birtakım belirsiz frekanslar (?) gereği zikreden kişide zamanla “limon” ile ilgili bir hissiyat oluşturacağını düşünmek de yanlış olacaktır. Özetle bu kişinin beyninin ilgili bölgesinde kısa süreli, sıradan bir elektrokimyasal akış meydana gelecek; fakat diğer nöronlara akış yönlenmediğinden/çağrışım yapmadığından sönecek ve hem bilinçli hem de bilinçaltı zihninde hiçbir etki olmayacaktır.

“Limon” kelimesini Türkçe bilen (=anlayan) bizler belirli sayıda tekrar ettiğimizde ise bilinçli zihnimiz limon kelimesini tanıyacaktır. Bilinç bu kelimeyi tanıdığından/çağrışım yaptığından nöron akışı beynin daha alt sistemlerine de ulaşacaktır. Bilinçaltı zihnimiz kendisine de ulaşan bu akışla, limon zikri esnasında biz farkında olmadan, örtük olarak limon ile ilgili tüm özetleri (Limon kelimesine yüklenmiş tüm anlamlar, yaşanmış anılar, algılanmış tatlar) hatırlayacak ve limonu o sırada tatmamamıza rağmen, vücudumuz sadece limonun adını duyarak tepki verecektir.

“Limon” kelimesinin anlam oluşturabilmesi için onu hatırlamamıza neden olacak bütün beyin bölgelerinin aktive olması gerekir. Beynin limonu hatırlaması da ancak limon ile ilgili tüm düşünülenlerin, hissedilenlerin, yaşananların zihne kodlanmasıyla gerçekleşebilecektir. Türk toplumu bu meyve/sebzeye “limon” etiketini verdiği için “limon” kelimesinde tüm bu anlamlar kodlanmıştır.

Zikir isimleri birer araçtır, amaç değil

Aynı varlığa her millet farklı bir etiket verir. İsimler birer araçtır. Aracın (limon kelimesi) değer kazanması araca-araçta takılı kalanda/araçtan başka bir şeyi olmayanda (misaldeki yabancı arkadaş) değil, aracın kendisi için bir anlamı olanda (Türk’te) etkisini gösterir ve amaca ulaşılır (=zihin tepki verir).

Allãh isimlerinin zikir edilmesinde, yapılan dualarda da aynı mekanizma geçerlidir. Yukarıdaki satırlarda “Limon” kelimesi yerine örneğin “La ilahe illa Allãh” zikrini koyup düşündüğümüzde bu zikrin bizleri amaca ulaştırıp ulaştırmadığını anlayabiliriz. La ilahe illa Allãh” zikrinin anlam oluşturabilmesi için onu hatırlamamıza neden olacak bütün beyin bölgelerinin aktive olması gerekir. Bu da kuru kelime tekrarı ile değil, Tefekkür ile oluşturulabilecek bir ruhtur.

“İnnemel mü’minun ellezine iza zükir Allãhü vecilet kulubü hüm…”

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allãh anıldığında kalpleri ürperir…” (8/2)

Yeterli tefekkürler, hissedişler sonucu belirli bir bilinç seviyesine gelmiş kişilerde anlamı düşünülmeden Allãh’ın isminin duyulması dâhi şuûrlarında derin bir ürperti oluşturacaktır. Çünkü derin tefekkürler sonucu Allãh isminin açılımı tüm hücrelere sinmiştir. Artık meleklerin kanatları (!) kişinin dalga bedenine (zihnine) değmektedir. [[[Zihnin genişleyerek RUH’un muhatap aldığı uzaya girmesiyle, zihinde açığa çıkan melekler o zihnin ahiret ortamını ve nur bedeni üretmeye başlarlar. Melekler ahiret ortamının dokusudur]]] Sonucu cezbe hâlidir, Zikir yaşanmaktadır.

[[[Yatay alandaki bedene/beyne dikey boyuttan girerek etkileşen/temas eden nura, nar (enerji) yapılı zihin dayanamadığından beden-zihin sarsılır, kendinden geçer (kabının küçük olması akacak suyun taşmasına neden olur. Kabı/zihni geniş olan Erenlerde cezbe olmaz)]]]

Tefekkürün en büyük getirisi, kazanılan açılım oranında algılanan varlıkların da birer birer Allãh ismi, O’nu hatırlatan birer mânâ hâline dönüşmesidir. Kişi artık belirli isimlerle kayıtlanmaz, amaca ulaşılmış, araç otomatik olarak terk edilmiştir artık. Araç (Arapça/Türkçe dua ve zikir, bedensel ibadetler vs.) formaliteSidir, sembolÜ, mecazIdır! Görülen, duyulan, tadılan, dokunulan her şey kişiye Allãh’ı andırır, hatırlatır, Cennet nîmeti olur.

“Fe zküru ni ezkür küm..”

“Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım” (2/152)

Allãh, elbette kendisinin ismini yineleyen bir varlığın adını benzer şekilde defalarca tekrarlamıyordur. Âyet, insãn ile Allãh arasındaki münâsebetlerden birisine dikkat çekmektedir. Allãh, -anlatmaya çalıştığımız anlamda- zikir edildiği takdirde, kişi muhatap alanına girmektedir.

Kelimelerin işâret ettiği MÂNÂlar üzerinde -zikrin en alt düzeyi olan- düşünmek olmadığı takdirde, kelimeler telâffuz olarak, yâni hava moleküllerini titreştirmekten ibâret olacağı için dünyaya sadece ısı olarak yayılacaktır. Yâni, yapılan çaba Yatay düzeyde kalacaktır.

Hissedilen ve Yaşam olan Zikir ise Bilinçte yaşanır (karşılığı Dikey düzeyde oluşacaktır). Bilinç ise maddî dünyanın aksine Evrenin içsel boyutlarında, bir nevî Allãh’ın muhatap aldığı, müdahale ettiği alan-uzaydır.

4 boyutlu evrene müdahale yoktur. Çünkü SünnetUllãh bu algılama düzeyinde nedensellik ilkesi çerçevesinde fiziko-kimya kurallarının kendisi olarak yansımıştır. Allãh’ın muradı bu evrende zaman-mekân cesedine bürünerek işler. Her birim nedensel işleyen bu kanunların (oluşturduğu psikolojik süreçlerin) yönlendirdiği ölçüde (kadere tâbi) muhatap alınan boyutlara (içe kıvrılı, geri kalan 7 boyut) ulaşabilir.

“e la bi zikrillãhi tatmeinül kulub”

“Kalpler ancak Allãh’ı zikir/Allãh’ın zikri ile huzur bulur” (13/85)

Allãh’ı zikredip de yaşamımızda huzurun sağlanamamasının nedeni, Allãh’ı Zikrin gerçek anlamda uygulanmaması ile ilgilidir. Allãh’ı zikreden şuurun huzura gark olmaması imkânsızdır.

Zikir dili

Anlatmaya çalıştığımız gibi gerçek anlamıyla zikir Zihinde belirli mânâların tefekkürüyle, yâni Zihin diliyle olur, tek bir dünya dilinde (Arapça), bu dilin en güzel şekilde telaffuzu (Tecvit) ve tilâvet edilmesiyle değil. Bilmediğimiz bir lisanın, anlamını bilmediğimiz bir kelimesi beyinde mana oluşturmayacaktır.

Anlamı bilinmese de kelimelerin telaffuzlarının belirli frekanslara (?) denk gelerek rûha yükleme yaptığını düşünenlerin, bir dil olarak Arapçada fonetik açıdan yüzyıllar boyunca meydana gelmiş olan olası değişimleri, diğer ırkların bireylerinin orijinal sesleri çıkarma noktasında yetenekleri olup olmadıklarını, tilavetteki telaffuz hatalarını da düşünerek (telaffuzun değişmesi doğal olarak frekansı değişterecektir) zikirlerin ille de Arapça olması gerektiği konusunda ısrar etmemeleri gerekir.

Kişi dilerse dakikalarca “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim” diye Yunus’un dizelerini, Sadece sen, Sen, SEN, … gibi bir cümleyi de zikredebilir. Hatta Ahadiyet bilgisini aklından çıkarmadan “Tanrım” da diyebilir, O’nu anabilir.

Rasûlullâh, tebliği ile beraber orijinal bir kelime üretip (Allãh) insanları ismini ilk defa duydukları bir varlığa iman etmeye davet etmemiştir. Fakat O’nun orijinal özelliklerini insanlara hatırlatmış, dönemin insanlarına âşina oldukları kelimelerle davette bulunmuştur. Arapların binlerce yıldır kullanageldikleri “Allãh” kelimesi değil, Rasûl’un “Allãh” ismine/isim aracına yüklediği “nosyon”, “üflediği ruh” kutsaldır!

“Allãh” ismine şartlanmamızın/programlanmamızın nedeni de yüklenen bu “anlam”dır. Kur’ãn 1400 yıl önce bir Türk’ün bilincinde açığa çıksa idi acaba TEK olan VARLIK nasıl isimlendirilirdi? Kök Tengri/Tanrı (Yüce Kudret anlamında) diye, değil mi? Kabaca 99 tane kabul edilen özelliklerinin Türkçede karşılıkları ne olurdu, düşünülmeli! Kelimelere değerini veren bizlerin onlara yüklediği anlamlardır.

“Allãh’ diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın… Hangisi ile çağırırsanız, Esma-ül Hüsna O’nundur” ile Rasûl’un dünyaya geldiği halkın dili dolayısıyla Holografik (her bir üst boyutun bir alt boyutta tümel olarak kodlandığı) katmanların en alt boyutunda, DÜNYA AYNAsında araç olarak kullandığı “Allãh” ismi ile etiketlediği ANLAM’ı YAŞAYIN, amaç edinin denilmek isteniyor kanaâtimizce; o Arapça ismi telaffuz edin; sadece bu kelimeye has bir anlam var, bundan yola çıkarak yorumlar yapın değil.

TEFEKKÜR ile anlam yüklenen her kelime, her nesne “Allãh esması” hâline gelecektir. Çünkü Evrene anlamını biz vermekteyiz. Müşrik, Kâfir, Hanif, bütün Arapların 1400 yıl önce inandığı ve Allãh ismini verdikleri varlığın Türklerdeki karşılığı olan “Tanrı” kelimesine de “Allãh ismi ile işâret edilen mânâyı” bilincimizde yükleyerek onu anlamlandırabilir ve kullanabiliriz. Yüklenecek bu anlam “VeCilet KuLuBu hum (Kalpleri ürpertecektir)”

Dua ve Zikir kitaplarının bir de bu yönden düşünülmesi dileğiyle…

Not: Taklidi ve nakil bilgiyle yaşamakta ısrar eden beyinlerin elenmesi; sürekli sorgulayıp akıl melekesini geliştirerek kendi yolunu çizenlerin de seçilebilmesi için Hakikati bilen kimilerinin eserlerinde yaşadığı çağın kelimeleriyle yapılan sembolik anlatımlar, etiketler, hatta birbiriyle ve/veya bilimle çelişebilen fikirler de serpiştirilir. Düşünmekten yorulan kişiler hakikat sanarak okudukları bu cümlelerin Virüs olduğunun farkına varamayacaktır. Virüs oldukları Sistemsiz düşünü dünyalarına ulaşan detaylı sorularla kendini gösterecek ve çatlaklar ortaya çıkacaktır. Elbette çatlaklar hayali yamalarla kapatılabilir, gerçeklerden bihaber olarak.

Unutulmaması gereken nokta, kesin bilgi eğer direkt olarak verilse idi, Sistemli düşünmeye gerek kalmaz, beyin gelişmez ve beyin gelişmediğinden de cennete girilemezdi. Usta/Üstatların oyunlarına gelmemek için sürekli SORGULAMAKtan başka şansımız yok! Kendileri birer usta hacker oldukları için Sistemleri kötü PC’lere çok güçlü Virüsler yollayabilmektedirler. Aman Dikkat!..

Zikir. Zikir. Zikir. Zikir.

Beyin ve Zikir için 11 Düşünce

  1. (Kanber) diyor ki:

    Yazının bana göre yaklaşık %95′i doğru olmuş. Bazı yerler ise tesbitleriniz güzel. Yukarda ki Zikr kelimesine şahsınız ne kadar yakın. (Çünkü bu Samimiyet duygusunu size göster bir delildir)

      Alıntıla  Cevapla

  2. deniz diyor ki:

    ALLAHı anmak ve onu zikretmek elbette onu dusunmek,baktıgımız her herterde onu gormek,yarattıklarını idrak edebılmekle orantılı.ama bana hiç doğru gelmedi ALLAH yerine türkce olsun dıye tanrı demek.Rabbim kendine ad adlar vermiş zaten ALLAH ım ben demiş,RAHMANım,RAHİYMim,VEDUDum,ve digerleri.Rabbim kendıne isim vermişken yok türkce olsun dıye tanrım dıye zıkredelımın bi anlamı ve geregi yok bence ki bu haddımızıde dusmez.bu su demek olur acıkca,Rabbim sen kendıne KUR’AN da isimler vermişsin ama bizim dilimizde degil bu isimleri biz degiştirdik öyle zikir yapıcaz.insanda ALLAH ın isimlerinin manaları saklıdır.kiminde bazı isimler baskındır kiminde daha az kendini gösterir.ben kendimde sevgi melekesinin cogalmasını ıstıyorsam VEDUD ismını zikredeceksem.türkce hangı kelımeyle yapıcam bunu.ve VEDUD isminin türkce cevırısını yapmak için bir cok cumle kurmamız gerekıyor.limon gıbı degıldır Rabbımın ısımleri.onun her ismı ınsanda kodlanmıstır.

      Alıntıla  Cevapla

  3. hasfe diyor ki:

    Emmioğlu, ”H” harfinde nasıl nefes alıyoruz ”H”e mi? kurban… Miym’in, Rahiym isminde boynu Rahman ismindekinden daha büküktür derler… Dayımın oğlu, Ahmed’den Miym’i çekince AHAD mı? kalur… Ya gardaş kafamizu naya bulanduriyersin? Yohisam sen misun ”havo” (HU ve O) bizu hizaya çeken molla Kasum? Sen misun firus atan pizu bulankaç edüp turan? yoksa pen miyum kasum?

      Alıntıla  Cevapla

  4. pehlivanım benim diyor ki:

    AHHA ‘ya..;

    Okuduğum ”Beyin ve Zikir” isimli Makaleniz için ne kadar teşekkür etsem azdır…
    Tekrar şapkamı çıkarıp sizi sevgi ile selamlıyorum…
    Satır satır çok güzel işlemişsiniz…
    Tefekkür etmeden zihinde sorgulamadan zikir yapmak , tespih olmadan zikir yapma becerisini gösterememeye benzer…
    En iyi zikir düşünerek , yorumlayarak,hissederek,arzu ederek,göz yaşı dökerek,sevinerek,gülümseyerek,4 yönü içeren ,4 taraftan hitap edilen hitap edilen tarafı bilinemeyen ,içinde kaybolunan ”Zikir” ;gerçek Zikir ‘ dir…
    Selamlar…

      Alıntıla  Cevapla

  5. Koray diyor ki:

    şimdi burada son not kısmının sonunda ne demek istediğinizi anladım ama eğer dediğiniz doğru ise ve gerçekten bunu yapan üstadlar var ise onlara Rasulullah’ın şu hadisini hatırlatırım ve hesabını da onun sancağı altında sorarım:

    “Helak olacağınızı bilseniz, yalan söylemeyiniz”

      Alıntıla  Cevapla

  6. Koray diyor ki:

    ayrıca 4 boyutlu evrene müdahale yoktur sünnetullah’a aykırıdır demişsiniz…buna karşılık bir yazıdan bir alıntı yapmak istedim.

    Bir gün çölde bir arap kervanı susuz kalmış. Çöl.. Elli atmış kişi. Bunalmışlar. Develer yatmışlar aşağıya dilleri dışarıda. Ötekiler perîşan halde. Ölecekler. Bir de bakmışlar ki dünyânın büyüklerin büyüğü sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz mâiyetiyle geliyor. Bakmış yanında üç dört kişi var Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin. Perîşan haldeler. Ordan iki tânesine demiş ki: “Şu tepenin arkasından bir siyah bir köle gidiyor deveynen. Onda su var. Gidin o adamı alın, çağırın bana. Gelmezse zorunan getirin!” demiş. Bakmışlar orda bir şey yok. Hemen koşmuşlar bakmışlar ki hakîkaten bir devenin üstünde siyâhî bir arap binmiş. Şarkı söyleye söyleye gidiyor. Kırbada yanında su dolu. Demişler ki: “Seni Rasûlullah çağırıyor.” “Rasûlullah kim?” demiş herif. Demiş işte “Peygamber.” “Bırak canım demiş. O şairin, sihirbazın birisidir” demiş. “Oğlum hadi gel” demişler. “Ben gelmem” demiş. Çekmiş kılıcı. Bu iki genç yakaladığı gibi onu, zorunan Rasûlullah’ın huzûruna getirmişler. Rasûlullah demiş: “Alın devedeki kırbayı doldurun kırbalarınızı” demiş. Kırbanın ağzına açmışlar. Orda elli kişi var, herkes kırbasını matarasını doldurmuş. Develer içmiş. Yine kırbanın içinde su olduğu gibi duruyor. “Efendim nasıl?” Yavvvv Zât-i Sungur yapıyor bunu. Ben gözümnen gördüm. Bir cezvenin içine biraz su koyuyor şeker. Otuz tâne fincanı dolduruyor yavvvv. Adam şaşırmış: “Ulan bu kırbadan elli tane kırba doldu. Develer içti. Benim kırbamın içinde…” derken içine bir ilham iniiyor. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimize diyor ki: “Ben kusur ettim” diyor. “Lâ İlâhe İllallah Muhammeder Rasûlullah.”

      Alıntıla  Cevapla

  7. Sevgideğer Koray,

    Bunu yalan söylemekle ilgili düşünmek yerine, notun içinde belirtmiş olduğum neden minvalinde düşünülmesi daha uygun olacaktır.

    Ayrıca lütfen, ilgili olarak Bazı Gerçekler Niçin Saklanır? paylaşımına da bakabilirsiniz.

      Alıntıla  Cevapla

  8. pehlivan benim diyor ki:

    Bilesiniz ki Allah C.C. Evrene öyle boyutlardan müdahale eder ki yön bile aciz kalır…
    Perdeyi bir aralasa boyut ve evren sayıları bile aciz kalır…
    İnsan kaldırabileceği kadar ile sınırlıdır…Allah C.C. sınırsız ve boyutsuz Sınır ve Boyutlara hükmeder…

      Alıntıla  Cevapla

  9. pehlivan benim diyor ki:

    Bit ,Pire ‘nin yavrusunu bile açlığını tokluğunu bilir…Rızkı yollar…
    Bataklıkta batmak üzere olan bir karıncaya bile yardım gönderir…
    milyarlarca sını dahi takip edip her şeye yetişir…

      Alıntıla  Cevapla

  10. 4 boyutlu fiziksel evrene müdahale yoksa da, İÇ-DİKEY-BİLİNÇ boyutlardan HER ŞEY BİRBİRİNE BAĞLI ve BİRBİRİNDEN HABERDARdır; Allâh El-Muhît’tir.

      Alıntıla  Cevapla

  11. pehlivan benim diyor ki:

    Doğru tabi ki bu konuda sorun yok …Her şeyi Allah C.C. İLMİ ile kuşatmıştır…
    Buyurmuyor mu bakın yarattığıma bir eksik ve noksan bulabilecek misiniz?…
    Allah C.C. nun yarattığında noksan olamaz ancak biz İDRAK ‘ te yoksun kalıyoruz…
    Allah ‘İlmini araştırmak ve incelemek çok güzel tabi ki bize göre korkunç ileri bilgi lakin bilinmez değil…
    Bazı yazdıklarım size gönderilmeden iptal oluyor ve hata iletisi alıyorum…Niçin ?Rastlantı mı ? Hayır…Haddi aşmama meselesi yeteri kadar, gereği kadar ötesi şu an yasak…Aciz KUL’un aczinden başka bir şey değil bu…
    Allah C.C. Haddimizi aşmaktan bizi muhafaza etsin İnşallah …
    Kusur ve yanlışlarımızı af etsin…

      Alıntıla  Cevapla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

?>