Güncellenmesi gereken ‘Cin’ anlayışı
15 Ekim 2009 16 Yorum
Bilimsel düşünüş metodunda bir kural vardır. Bir olguyu açıklayabilmek için “n” tane unsur yetiyorsa o fenomenin “n”’den fazla elemanla açıklanmaya çalışılması gereksiz olacak ve bu unsurlar çözüme eklenmeyecektir (Tutumluluk Yasası). Mevcut açıklamalar sorunu/konuyu çözemediği takdirde ek açıklamalar, yeni kavramlar, boyutlar vs. işin içine sokulacaktır, dâhil edilmelidir. cin.
Bu bağlamda, insanların yüzlerce yıldır yaşayageldiği doğaüstü, olağanüstüymüş (!) gibi gözüken birtakım fenomenlerin cin adı verilen, insandan ayrı görünmez varlıklar tarafından meydana getirildiğine inanılmış, yaşanılan öykülerle insanlar korkmuş, bu rivâyetler birçok milletin inanışına, örfüne girmiş, ötedeki kötü varlıkların kaçırılmaları için kuvvetli nefeslerle üflenegelmiştir. Asıl korkulması ve korunulması gerekenin kişinin kendisini Allâh’tan ayrı düşüren “saklı alt kişilikleri” olduğu ise sembolik anlatımlar nedeniyle fark edilmemiştir.
Gelenekten alınan şartlanmalarla kutsal metinlere yapılan tek yönlü ve dar/geçmişin bakış açısıyla, anlatılan mecazlar elbette olduğu gibi, üzerinde düşünülmeden kabul edilecek ve kelimelere takılıp kalındığından işin ruhu, neye işâret edilmek istendiği kaçırılacaktır. 1400 yıl öncesinin bilinç düzeyleri için normal karşılanabilecek bu durum, içinde bulunduğumuz “Bilgi Çağı”nın insanları için artık geçerli olmamalıdır. Bizlere 1400 yıl öncesinin kelimeleriyle (hoş gelen/korkutan) hikâyeler/masallar okuyalım, dinleyelim diye değil, üzerinde “Derinlikli Düşünerek” akıl edelim (bağlantıları kuralım/sistemde yerine koyalım/parçayı bütüne yerleştirelim) diye bu semboller, metaforlar verilmiştir. Mecâz yığınlarından oluşturulmuş bir inanç Ortak Aklın (≈Bilim) feneriyle çelişecektir. Bilim elbette her şeyi açıklayamamıştır; ama bilim insanlarının artık şüphe etmediği bulgularını “her şeye olan bakış açımızda” çok iyi bir el feneri olarak kullanma hakkımız vardır. Bu bakış açısı olmadan din mecazlar/hayaller yığını olarak kalacaktır.
Cin ve cinnî vakalar konusunu Ortak Aklın bilgi birikimi ile içe/öze/insana dönük olarak yorumlamak gerekirse…
Bu gün modern psikiyatri, psikoloji ve nöroloji bilimlerinin sunduğu veriler, insan beyninin ve dolayısıyla zihninin (karanlık bilinçaltı ve ışıltılı üst bilinçdışı boyutlarıyla beraber) derinliklerini çözme yolunda büyük adımlar atmıştır. Bir zamanlar olağanüstüymüş gibi gözüken psikolojik hastalıkların, sorunlarımızın çarelerini bulmasının yanı sıra, gündelik veya farklı bilinç hâllerinin (meditasyon, vecd gibi derin boyutlarımıza âit hâller de dâhil), bilinçaltımızın karanlık mahzenlerinde saklı, bastırılmış duygularımızın, çekirdek inançlarımızın, alt kişiliklerimizin, atalarımızın ilkel dönemlerinden miras dürtülerimizin, gölgelerimizin tahlillerini de beynin nörobiyolojisine dayalı olarak doyurucu bir şekilde yapmış ve yapmaktadır da.
Damardan verilecek herhangi bir uyuşturucu ilaç, kanımızdaki hormon seviyesinin değişmesi veya sinir ağlarında oluşan herhangi bir hasar ile anormal zihinsel durumların, kişilik bölünmelerinin/değişmelerinin meydana gelebileceğini bilmekteyiz. Peki, hissedilen, yaşanılan her şeyin beyindeki sinir ağlarının yapılanma şeklinden kaynaklandığı bulunmuş iken insandan/beyninden ayrı ek bir kavram oluşturmaya, açıklama yapmaya gerek var mıdır?
Beyin küçümsenemeyecek, göz ardı edilemeyecek derecede olağanüstü bir hafızaya sahiptir. Benliğimizin alt katmanlarında da olağanüstü miktarda, kişiye saklı (= cin ), farkında ol(a)madığımız, depolanmış yığınla veri vardır. İnsanın kendi beyninden ayrı, bir takım -ötedeki cin -lerin yaptığına inanılan bütün gerçek olayları (şizofreni, bölünmüş kişilikler, sanrılar vs.) insan beyni zâten üretebilmektedir.
Kur’ãn, cin kavramı ile ek ve gereksiz bir açıklama getirmemiş, insanın alt bilinçdışındaki kendisinin bile farkına varamayabileceği “saklı alt kişiliklerinden” bahsetmiştir düşüncemize göre… Ötede, ayrıca cin ler varmış gibi anlatılması ise üslup gereğidir. Kur’ãn kıssalarındaki anlatımların “varlıktaki hâl dilinin bizim dilimize çevirisi olduğu” anahtarını unutmamak gerekir.
*/ Kutsal olarak etiketlenen metinler vasıfsız olan Hakîkat’in 4 boyuta mahkum zihinlerimiz için Hakîkat Yaşamı ve Bilgisi‘nin açığa çıktığı bireyden bizlere yapılmış mecburi sembolik anlatımlardır, ki anahtarı da gene aynı Kutsal olarak etiketlenen Bilgi kaynağında verilmiştir. Bu anahtar kullanılmadan âyetlere yapılan yorumlar tamamen ötedeki bir Tanrı anlayışına dayalı olacağından yüzeysel ve bilimsel verilere aykırı olacaktır. Din ve Bilim çatışmasının nedeni de budur! /*
Benzer şekilde “Şeytan” kelimesi ile kavramlaştırılan ve kişileştirilen varlık da insan beyninden/zihninden ayrı bir varlık olmayıp, bizleri “TEK olan VARLIK’tan ayrıyız” programına uyduran en büyük cin kişiliğimiz “varsayımsal benliğimiz”dir. Kendimizi TEK olan VARLIK’tan ayrı hissettiren Egomuz, cin lerimizin (saklı alt kişiliklerimiz) birleşimidir.
Anlatageldiğimiz bakış açısına göre, Kur’ãn “ ins ve cin ” terimlerini aynı varlığın (zihnimizin) iki ayrı yönü olduğu için çoğu kez beraber kullanmıştır.
İnsanın herkes tarafından algılanan, gündelik bilinç hâline “ins” denilir.
Atalarımızdan miras yoluyla genetiğimize giren bilgilerle ve doğduktan sonra da çevre şartlanmasıyla (özellikle ilk 6 yaş döneminde) oluşturduğumuz “saklı alt kişilikler, dürtüler, kalıplaşmış inançlar” yeryüzündeki ezici çoğunluktaki kişilerin “ins yönünü”, yani gündelik bilinçlerini hükmü altına alan (“Ey cin topluluğu, ins-lerin çoğunu hükmünüz altına aldınız” âyeti) yönlerine ise, kelime anlamı “gizli, saklı” olan ve dalgasal (enerji/nar) yapıdaki cin terimi ile işâret edilir.
Bilincimizde açığa çıkan düşünceler, aklımıza gelen fikirler, davranışlarımızın çoğu bu bilinçaltı programları doğrultusunda açığa çıkar. Hatta insanda öyle saklı kimlikler vardır ki, örneğin gündelik yaşamında sâkin, eline-diline hâkim olduğunu sanan bir insan, bir futbol maçı izlencesinde farkında olmadan farklı bir kişiliğe bürünerek takımının mağlubiyeti ile beklenmedik öfke/argo patlamaları yapabilmektedir. Bu tipte bir olayda, kişi fanatiği olduğu takımını kendi şahsıyla/gücüyle özdeşleştirme, gücünün sembolü yapma cinine sahip olup ortam şartları hazırlandığı için algılama≈ins düzeyine çıkmaktadır.
Dîn, işte bu cin yönlerimizin ehilleştirilmesini/kontrol edilmesini tavsiye etmektedir. Yâni, bilinçaltı sakinlerinin ( cin ) farkındalık düzeyindeki kimliğimize (ins) çıkartılıp, tanımlanıp teşhis konulduktan sonra temizlenmesi (“Sultan bir güç (≈ Tefekkür) ile Göğe çıkartıp ŞıHaB ile yakmak” ayeti) farzı (≈ arınmak için şartı). Genetiğimiz ve çevreden gelen programların oluşturduğu karanlık bulutların kapladığı bilinçaltı (≈ ata dîni) aydınlanarak Göklerin (≈ Işıltılı, içsel Farkındalık boyutları/üst bilinçdışı) Krallığından her an gelen zenginlik Tadılamamakta ve Cennet olan varlık Dünya veya Cehennem derekesinde algılanmaktadır.
*/ Cin alt-kişiliklerini kontrol edebilen İçsel Farkındalık “Huzur/Selamet insanı” anlamında “Süleyman” olarak etiketlenmiş ve anlatılmıştır. Zihnin en derinlerinde saklı kalmış cinler dâhi Süleymanca kontrol edilebilmekte ve “karıncanın sesini” duyabilme olarak sembolleşmektedir. /*
Kur’ãn bir kavrama îman edilmesini istemiş ise, o konuya inanıldığı ve bilindiği takdirde Beyin için maddi, mânevi yararlar var demektir.
Örneğin, “Meleklere iman” nedir, nasıl olmalıdır ve niye inanmalıyız? Gökten yere kanatlarıyla inip çıkan bir takım tasavvurlara “melek” diye inanmanın faydası nedir? Bizler ötelere attığımız melekler hayalleriyle mi avunmalıyız, yoksa küçük bir beden sandığımız bedenimizin gerçekte büyük bir âlem olduğunu ve kendimizdeki âlemin derinliklerini gene kendimizdeki meleklerle keşfedebileceğimiz gerçeğine mi inanmalı ve bunun için gayret etmeliyiz? Melek kavramı bizde somutlaşmalı ki, ona olan inancımızı mânevî gelişim için kullanabilelim. Ötelerdeki melekler –varsa eğer- ise ulaşılamaz oldukları için yararsız ve kullanışsızdır.
Benzer durum cin kavramı için de geçerlidir. Ötedeki bir cin kavramına –varsa eğer- inansam ne kazanırım, inanmasam ne kaybederim kendimizdeki somut cinleri ve etkilerini biliyor iken?
*/ Elbette deneyimlenmemiş bir takım inançlar ve korkular üretip gene kolay bir şekilde hayâli bir takım korunma yolları (üflenen duâlar, muskalar vs.) oluşturulabilir ve önlem alınmadığı takdirde zarara uğrayacağımıza inanılabilir. /*
Yüzlerce yıldır milletlerin kendi kafalarında oluşturduğu, efsaneleştirdiği ve dini kavramlara giydirdiği ötedeki cin kavramı yerine bilimin, rasyonel düşüncenin rehberliğinde ve içe/öze/insana yönelik yorumlanarak hissedilen cin kavramını paylaşmaya çalıştım.
Hakîkati Tek olan Varlıktadır.
Çağın ötesinde düşünebilmemiz dileğiyle…



Ayse SezinAlıntıla Cevapla
Sevgideğer Ayşe Hanım,
Diğer paylaşımlarımıza da bakma fırsatınız oldu mu bilmiyorum; ama düşüncem Kur’ãn’ın risâlet âyetlerinin Tüm Boyutlarıyla İnsanın özetini verdiği yönündedir. Dolayısıyla âyetler İnsan’ın çeşitli boyutlarının hâl dilidir.
Hayvanların hâl dilini çözme ve onlarla iletişime geçme elbette gerçekleşebilir; fakat âyetlerin, âyetlerdeki sembollerin karşılıklarının, “Her ne ararsan Kendin’de ara” anahtarı gereği İnsan’da bulunması gerektiğini ve İnsan’da olana işâret ettiklerini düşünüyorum.
Karınca ile konuşma, taştan deve çıkartma gibi anlatımların sembolik olarak algılanıp, olduğu gibi alınmaması gerektiğini düşünüyorum.
Teşekkürler efendim.
Berkay Özcan (AHHA)Alıntıla Cevapla
Değerli Yazar,
Kur’an’ın risalet ayetlerinin tüm boyutlarıyla İnsan’ın özeti olduğu yönündeki düşüncenize katılıyorum, lakin ben ek olarak İnsan’ın da bu Dünya’nın özet birimi olduğunu düşünüyorum. İlahi muhatab olmasının nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. Sadece İnsan kalbinin dünyadaki herşeyi kucaklayabiliyor olmasının nedenini de buna bağlıyorum. Ahseni Takvim olması da bundandır belki…Ve bu dünya denilen yer mecazlarla konuşarak Allah’ı anlatıyor gibi geliyor bana…
Bilmiyorum, belki de yanılıyorumdur, Allah ilmimizi arttırsın.
selam ile
Ayse SezinAlıntıla Cevapla
Sevgideğerli Ayse Hanım,
İNSAN, Âlemdir. Kur’ãn, bu Âlem’in özeti.
İNSAN, atmosferin 7 tabakadan oluştuğunu bilmez. Ama kendinde bulduğu için kendinden dillendirilen 7 kat Semânın gölgesidir, yansımasıdır, sembolüdür atmosfer tabakaları. Bilimsel işâretler olduğunun doğal olarak düşünülmesinin nedeni işte bu Holografik Oluştur (Üst boyutun alt boyuta kodlanması).
Rabbim ilmimizi artırsın.
Selâmetle..
Berkay Özcan (AHHA)Alıntıla Cevapla
Merhaba
Allah yardımcınız olsun
–
Boğaç Özşen
Boğaç ÖzşenAlıntıla Cevapla
Merhabalar,
Rabbim İlmimizi artırsın temennisiyle.. Teşekkürler efendim.
Giriş kısmını Sevgili Ahmed Baki’nin bir yazısında da belirttiği üzere şu şekilde açalım..
“Dile gelenleri, bir gerçeği açıklayan “kesitsel veriler” olarak kabul edebilmek… Anlatımda kullanılanları, birebir nesneler olarak değil, sadece açıklandıkları günün ve ortamın koşullarında dile gelen “kelimeler”, gösterilebilen “nesneler”, işaret edilebilen “semboller”, anlamaya yaklaştıran “benzetmeler” olarak kabul edebilmek… Kastedilenlerin, kelimelerin karşılığı olan birebir “nesneler” değil, onların misal olarak anımsatılması suretiyle okuyan bilince kazandırılmaya çalışılan bir “hissetme, düşünme ve değerlendirme sistemi” olduğunu kabul edebilmek…
Gerek Kur’an ve gerekse Hadislerde anlatılan olayları, kelimelere takılmayıp, somut ve birebir olarak kabullenmenin ötesinde, bunların birer işaret olduğunu, benzetmeler olduğunu kabul ediyor ve bu düşünceden yola çıkıyor muyuz? İlk farkedilmesi gereken nokta bu!
Allãh Rasûl’unun cini yakalayıp sonra salıvermesi, kendindeki Cinleri (bilinçaltı etkileri) kontrol edebilen Süleyman şuûr boyutunun bir göstergesidir anlayışıma göre.
Kamil insanlar da, bilinçleri arınmış olsalar da, atalarından aldıkları genler doğrultusunda bedene-zihne-dünya yaşamına yönelik davranış kalıpları, iç güdü, dürtü vs. oluşturacak bir bilinçaltına sahiptirler. Bizlerden farkları ise bilinçaltlarının kontrolünde olmayıp, kendileri bilinçaltlarının gizli isteklerinin dâhi farkında olup Şuûrları ile davranışlarını, içgüdülerini, dürtülerini kontrol edebilmeleri, kendilerine hâkim olabilmeleridir.
Hoşça&Dostça… :)
Berkay Özcan (AHHA)Alıntıla Cevapla
Yazı kendi içinde oldukça tutarlı ve ikna edici duruyor.
Yazının son cümleleri ise ayrı bir etkiliyor insanı:
“Ötelerdeki melekler/cinler –varsa eğer- ise ulaşılamaz oldukları için yararsız ve kullanışsızdır.”
:)
Bu durumda “ötelerdeki insanlar” diye de düşünebiliriz ve ötelerdeki tüm -canlı-cansız- varlıklar…
Selam ile!
nihatdemirkolAlıntıla Cevapla
Nihayetinde Marifet/Hakîkat yolculuğunda Tekliğe yönelen (Salât) her birey için ötelemenin her türlüsü bırakılmalıdır Sevgideğer Nihat Bey :)
Fakat bu işin başlangıcında, Tarikat aşamasında (yâni düşünce dünyasının değiştirilmesi/dönüştürülmesi sürecinde) bilincin hayatında kendisine pek de fayda vermeyen en somut efsanelerden/inançlardan uzaklaştırılması gerekmektedir diye düşünüyorum.
Berkay Özcan (AHHA)Alıntıla Cevapla
Merhaba
Efsaneler Kalkmadan Uçup Kaçmakla Bu İşin Olmayacağı Kesin.Elle Tutulurhalde Algılanmasına Yardımcı Olduğun İçin Teşekkür Ederim.Holografik Oluş Mekanizmasını Biraz Açabilirmisin.Sevgiyle Kal……….
selda uçarAlıntıla Cevapla
Selda Hanım,
“Holografik Yaratılış” konusunda hazırlanmakta olan bir paylaşım var. Bittiğinde inşaAllah paylaşmaya çalışacağım. Fakat, sezgisel bir takım açıklamaların yanında sıkıcı gelebilecek; ama beyni yoracak mecburî bilimsel detaylara da girmek durumunda kalacağız. Şimdiden hazır olun.. :)
Selam ve Sevgilerimle…
Berkay Özcan (AHHA)Alıntıla Cevapla
Kur’ãn bizi, İnsan’ı, İnsan’dakini anlatmaktadır. Dolayısıyla dışarıda bir melek veya cin aramamayı ve inanmamayı, dışarılardaki cinlerden korunmak için anlamını dahi bilmediğim duaları okumaktansa, bilinçaltı saklı kişiliklerimin (=cinlerimin) beni kontrol eden durumlarımı düzeltme DUAsını ve şahsımı Allãh’a yaklaştıracak aracı kuvvelerimi (=meleklerimi) geliştirirebilmeyi (=bizdeki potansiyel Âdem’e secde ettirebilmeyi) tercih etmekte, gerçeğin kendisi olarak görüp Somut bulmaktayım.
Cinleri tanımları, ne oldukları belirsiz ve bilim tarafından kabul görmeyen aura, kirlian beden gibi ifâdelerle değil de özetle her insanın farkında olamadığı alt benlikleri olarak görmekteyim.
Bilinçaltımız dalga yapılıdır. Bu dalga kuantum olasılık dalgasıdır. Bu dalga=enerji yapıya geçmişte En-Nâr denilmiştir. En-Nâr ve En-nerji kelimeleri etimolojik olarak da aynı kökten gelmektedir.
Berkay Özcan (AHHA)Alıntıla Cevapla
Sevgili AHHA bu satırları eleştiri veya yorum yapmak yerine BİLİMSEL tutmaya çalışacağım…
Öncelikle Cin adı verilen yaratılmışların /ayrı olduğunu ve Cin davranışlara sahip İnsan olduğu düşüncesini de kabul ediyorum…
Ayrıca Melek adı verilen yaratılmışların /ayrı olduğunu Melek davranışlara sahip İnsan olduğu düşüncesini de kabul ediyorum…
Yaratan bazında Tek ve Mutlak hakikatte var olan ve Yaratma gücü sınırsız olan Bilgi düzeyi/İlim düzeyi/Kudret ve Yaratma düzeyi sonsuz ve KÜN’e sığdırabilen ve Her şeyi var eden Allah C.C. nun varlığında hiç tereddüt olmaması ulvi bir yaklaşımdır…
Günümüz teknolojileri korkunç düzeye geldi …
Bilimsel çözüm elimizin altında yeter ki ne aradığımızı bilelim…
Bilen birileri var ki…gerçekte varda tartışmıyor…
Buyurunuz kurunuz çok güçlü den-siteli cihazı ”KAMERA ” Gör Melek ve Cin’ni …
Yalnız aramayı ve görmeyi … ne aradığınızı ve nasıl göreceğinizi bilmek gerek,…
Hız bilimi ‘ne sahip,Boyut bilgisine sahip,Şekil bilgisine sahip ve Görme İdrak etme becerisine sahip olmak gerekir…
Biz bu BİLİMSEL deneyden başarı ile çıkmışızdır…
Konu belirleme arzunuzdan hareket ederek bu yazıyı ele aldım…Tez çürütme ,yazıyı,inceleme ve araştırmalarına,düşünce fırtınasına engel olma değildir…
Bilgi ve Görüşünüz keski olsun …İnşallah…
Selam ve Sevgilerimle…
S.P.Alıntıla Cevapla
“Kün bahren mütegayyiren”… Deniz gibi ol ki bulanmâyasın… (Beyazıd-ı Bestami)
KorayAlıntıla Cevapla
Amenna ne güzel buyurmuşlar…Denizde su altında gözlük takmak mutlaka işe yarar…Net görürsün…
Biz olsa olsa sığ bir gölde ıslanan bir tek kum tanesi gibi oluruz…
Canım ,Sevgilim, Aşk’ım Beyazit-i Bestami Hz.leri … Beyazit-i Bestami Hz.leri gibi bir Umman’a ne kadar ihtiyacımız var değil mi?�
Beni coşturduğu nuz için teşekkürler…
İsmi güzel kendi güzel Muhammed Mustafa A.S. ve onu Seven ve Sevilenler… Selam olsun size…
En derin sevgi ve saygılarımla…
Deniz Ol Ki ;Bulanmayasın. «Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delâlet etmez.»
«Görünmemek, olmamağa hüccet olamaz.»
S.P.Alıntıla Cevapla
Bazı gözler vardır gölü fark eder …denizi görmez…Bazı gözler vardır…Görür ama görmez…
Gören fark eden göz sahibi olmak lazım…İDRAK lazım…Arzu lazım…
Velhasıl AŞK lazım….
Eskiden bazı kişiler savaş anında çelik zırh giyermiş…
Bazı insanlarda İPEK gömlek…
Savun bakalım hangisi daha uygun ara….ara bakalım…Ne bulacaksın…
Yoksa kaptan sağda dur…İnecek var mı? diyeceksin…
Bak indin Otobüs hareket etti nasıl yol gideceksin…
Uğraş bakalım temas için onlarla…
Onlardansa sana lazım ona izin verip yol al diyene müracaat…
Alamazsan izni kaldın yarı yolda …istediğin kadar çırpın…
Bağlıyım o bilir de istediğin kadar…
Bak perde ile kapanmış sahne…
Herkese dağıtılan Babadan oğul ‘a yadigar kalan olur mu …hiç böyle bir şey?
Nihai kararı ”O”verir ”O”….
Ol olabildiğin kadar hem Güvey hem Gelin…�
En çok hesap zamanına kadar…
Bu yolda Ben ‘i buldum diyorsan…
Git güle güle yolun sana olsun…
Biz yok ve hiçlik peşindeyiz…BEN ve Menfaat yere dolsun…
Oku Allah’ın adı ile oku…
Başka dayanak yok Oku ”O”nun adı ile oku…
Benlik arıyorsan güle güle yolun senin olsun….
S.P.Alıntıla Cevapla
yazınız oldukça güzel, benim gibi düşünen insanları görmek mutluluk verici, evet aynen dediğiniz gibi ne ararsan kendinde ara ötelerde değil, üç boyutta şuursal bazda olup oda halife olan insandadır
zeynelAlıntıla Cevapla