Kıyâmet günü GÜNEŞ halka yaklaştırılır da nihâyet insanlara yakınlığı bir mil kadar olur… Güneş onları âdeta eritecek ve amellerinin miktarına göre ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimi topuklarına kadar, kimi dizkapaklarına kadar, kimi beline kadar, kimi de gemlenene kadar tere batacaktır!” (Hadis)
Bilimsel bulguların ışığında yapılan hesaplamalara dayanarak orta büyüklükte bir yıldız olan Güneşimizin şu an için kendisine daha 5 milyar yıl yetecek yakıtının (Hidrojen) olduğu düşünülmektedir. Büyük kütleli yıldızlar sahip oldukları devasa kitleleri sonucunda oluşan yüksek içsel basınç ve sıcaklık sonucu bir kaç milyon yıl gibi, Evrenin yaşına oranla çok kısa sayılacak bir ömür içerisinde yakıtlarını tüketerek son nefeslerini verirler. Fakat Güneşimiz gibi orta büyüklükteki ve küçük kütlelerdeki yıldızlar ise milyarlarca yıllık bir ömre sahiptir. Yakıtlarını bitirip ömürlerinin sonlarına geldiklerinde ise dev kütlelerinden kaynaklanan çekim kuvvetini dengeleyecek termonükleer reaksiyonlar azaldığından, bilimin Kırmızı Dev adını verdiği bir sürece girerek genişlemeye başlarlar.

SüperNova ve Merkezindeki Beyaz Cüce
Güneşimiz şu anda genişlememektedir ve bir 5 milyar yıl daha genişlemeyecektir. Vakti geldiğinde ise sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya-Ay ikilisi ve Marsı da içine alacak şekilde yüzbinlerce yıllık bir süreçte genişleyecek ve hızlı hareket eden bu iç gezegenleri tümüyle yok edecek, güçlü bir ışıltıya eşlik eden büyük bir patlamayla dış yüzeyindeki gaz kabuğunu salıvererek güçlü çekim gücünün etkisiyle hızla çökmeye/büzülmeye/sıkışmaya başlayıp Beyaz Cüce adı verilen dünya boyutlarında, ışıl ışıl ışıldayan çok yoğun, parlak bir cisme dönecektir. Beyaz cüceye dönüştükten sonra değişen çekim kuvvetinin etkisiyle, genişlemeyle birlikte herhangi bir etkiye maruz kalmayan Mars ötesi büyük ve ağır gezegenler (Jüpiter, Satürn, Neptün, Uranüs, Plüton ve diğerleri) Güneşimizin Beyaz Cüce versiyonunun etrafında yeni yörüngelerinde dönmeye devam edecektir. Fakat beyaz cücemiz de milyarlarca yıl sonra enerjisinin tükenmesiyle birlikte bu parlak ışımasını da sona erdirerek “Kara Cüce” adı verilen bir mezarlığa dönüşerek uzayda ölü madde kategorisine girecektir.
İnsanoğlu herhangi bir küresel veya kozmik felaket ile yok olmaz veya kendini, kendi gücüyle yok etmez ise, belki de 200 yıl gibi bir kısa süre içerisinde, diğer gezegenlere/güneş sistemlerine/galaksilere gidecek, bunun da ötesinde belki de diğer somut-soyut-anti-paralel-antiparalel-ışık hızı ötesi Takyonik evren tiplerine bedensel-zihinsel yolculuklar yapabilecek ve hatta güneşsiz sistemlerde yaşayabilecek duruma gelebilecektir. Dolayısıyla mevzubahis hadiste geçen Güneş ve Kıyamet ilişkili, o dönemin kelimeleriyle ve algısı geniş belirli bilinç seviyelerine özel olarak yapılmış açıklamayı birebir, olduğu gibi kabul edip de Güneşin cehennem olduğunu düşünmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Çünkü Güneşin dünyayı yutmasına 5 milyar yıl daha vardır. Kaldı ki, Güneşin bir mil yaklaşması değil, genişleme sürecinde Merkür’ü yutmaya başladığı durumda bile (Dünya’ya olan uzaklığı o sırada yaklaşık 100 milyon km olacaktır) bu yakınlaşmanın vereceği ısı ve ışık Dünyadaki yaşamı çoktan sona erdirmiş olacaktır.
“DünyaNız, içindekilerle beraber cehenneme atıldığı zaman, bir su damlası gibi buharlaşıp yok olacaktır!”(Hadis)
Bu hadis, yaklaşımımızın ne şekilde olması gerektiğinin kilidini vermektedir bizlere. Bu rivayette herkesin ortak olarak algılamakta olduğu maddesel Dünya’dan değil, her bireyin (kimliksel/egosal) dünyaSının arınma sürecindeki cehenneme girişinden bahsedilmektedir!
Bilimin güncel bilgilerini göz önünde bulundurarak ve dînî verilerdeki içsel-dışsal-kozmik-şuûrsal olay ve olguların aktarılışındaki mecburi sembolizmi de dikkate aldığımızda, “Güneşin halka yaklaştırılması” şeklinde ifâde edilen rivâyetin, cehennemde bulunan “Zakkum Ağacı, amel miktarına göre ter içinde kalma” benzerindeki işâretlerle birleştirilip düşünülmesi gerekmektedir. Yoksa somut Güneşin içinde yetişen somut bir Zakkum Ağacı ve kıyamet gününde yeryüzünde belirli oranlarda terleyen insanlar düşünmek zorunda kalabiliriz.
Kıyâmet ile işâret edilen zâten Hologram olan “dış dünyada” mı, yoksa dünyaM/dışarı âlem hologramıMın açığa çıktığı “İnsanın Zihin içeriğinde” gerçekleşecek olan bir süreç midir? Holografik hiyerarşi * kavramının idrâk edilip, Şuûrda (≈ içsel farkındalık alanı) yaşanacak/yaşanmış/yaşanmakta olan bütün bu içsel algı seviyelerinin/durumlarının Holografik Yansıma gereği, en alt boyut olan ortak algılar dünyasında nesneler olarak belirdiği ve kâğıttan sayfalar olarak belirmiş/yansımış Mushaf’tan da sembol ve mecazlarla, algısı sınırlı gündelik çalışan zihin dünyalarımızın tanıdığı kelimelerle anlatıldığının fark edilmesi gerekmektedir. Holografi ve Hologram kavramları iyice hazmedilmediğinde, beynin idrakine sığdırılmadığında, din en temelinden yanlış anlaşılacak ve belki de bir ömür dışta/zamansal ötede veya (yeni moda olan) içte ama gene ötede bir takım arayışlar peşinde koşulacaktır. Holografi ve Hologram kavramlarına odaklanmak zihne, atomik yöndeki kurgulanmanın, bedenin ve âfâki uzaklıkların kendisinden/zihninden sıfır mesafe uzaklıkta olduğunu fark ettirip boyutsal ayrışmazlığı/bütünlüğü, zamanda hareket etmek yerine, AN’ın derinliklerindeki seyrin ne olduğunu sezdirecektir.
* Holografik hiyerarşi ≈ Üst boyutların bilgisinin/dokusunun alt boyutlar(ın)a, o alt boyutun diliyle/kanunlarıyla/yapı taşlarıyla kaydedildiği, ilmeklendiği ve kayıt edilen ortamdan/mahâlden/zihinden Tümel/Bütüncül Simülasyon=Hologram, yani “Sanal gerçeklik” şeklinde yansıtıldığı boyutsal yapılanma.
Şimdi Holografik Yansıma konseptini yazının konusu bağlamında örneklendirmeye çalışalım.
Dış dünya olarak algıladığımız bu âlemde, nükleer enerjiyle parıldayan nâr/ateş/plazma yapılı Güneşimiz, Dünyaya olan uygun mesafedeki uzaklığıyla yeryüzü/Arz’daki canlılığın devamlılığını her an nasıl sağlıyorsa ve olası bir astronomik yaklaşımında Dünyadaki yaşam yok olabilecekse; bunun içsel yansıması olarak da, RÛH isimli TEKİL/TÜMEL uzamsız UZAY da, tüm egoların/zihin içeriklerinin (≈ Arz’ın) algısal devamlılıklarını sağlayan, her birinin hologram dünyasını yaratan/üreten, ışık hızı ötesi (=Takyonik) sonsuz kat hızda titreşen sonu gelmez nûrani enerjili KAYNAK, Kozmik Güneş’tir. Birçok eski milletin “Güneş sembolü” ile resmetmeye/anlatmaya çalıştığı ve hatta taptığı; birçok efsane/mitte anılan; bilinçaltı değil de, daha derindeki alt beyin kaynaklı rüyalarımızda da “Güneş” olarak sûret kazanıp görünen bu ÖZ’dür.
Tepkisel yaşayan bilinçsiz bir zihinde (nefsi emmare = re-aktif zihin), Şuûr’un kontrolü ele alma (nefsi levvame = pro-aktif zihin ) süreciyle birlikte, 5 duyu sınırları içinde yaşayan madde beden olmadığını somut/yakînen hissettiren dopdolu zihinsel boşluk alanı (nefsi mülhime = aktif zihin) ortaya çıkıp idrak genişledikçe (≈ üflenmekte olan RÛH > Alt boyut/maddesel çokluk âlemindeki yansıması >> Güneşin dünya benzeri katı, yoğun, iç gezegenleri yutacak şekilde genişlemesi), bilinçaltı kişilikler (≈ Güneşin yaklaştırıldığı halk) bu doğrultuda yeniden programlanacak/şekillenecek (≈ amellerinin miktarına göre ter içinde kalmak sembolü) ve o zihinde derin ve dingin İçsel Farkındalık alanının (düşünce ve dünyasal duygulardan boşaltılmış Tümel Bilinç=Nefsi Küll, seyreden TEK BEN) egoSunun hiçbir zaman var olmadığı gerçeğini tatma (nefsi mardiye = aşkın zihin) süreciyle birlikte (>> Güneşin Dünyayı da kuşatıp buharlaştırması) RÛH’un hakîkati o zihnin semâsında parlayacaktır (>> Güneşin SüperNova patlamasıyla Beyaz Cüce olarak dönüşümü ve eski hâlinden daha şiddetli biçimde ışıldaması). Burada fark edilmesi gereken bir nokta da Güneşin, meydanda Dünya var iken, RÛH ile algısını devam ettiren; ama gelen içsel yayının kimlik filtresine takılmasıyla yaratılan ego illüzyonunu/cehennemini de hakikatindeki RÛH gereği aynı anda sembolize etmesidir (Kişi dünyaSında yaşadığı müddetçe, yâni Kıyametİ gerçekleşene dek, BEN’i “ben”liği olarak algılamaya devam eder) (Herkes ego cehenneminden=güneşten geçmektedir. RÛH’un üflenmediği, kendini madde beden olarak hisseden birimler, bu hissiyatın verdiği ağırlıkla ömürlerinin sonuna dek ego=cehennem içerisinde kalacaktır).
Holografik hiyerarşi* bağlamında örneğimizi yerine koyarsak; üst boyutsal bir varlık alanı olan RÛH isimli KAYNAK, alt boyuta yani, zihinsel alana ego olarak yansımakta/kodlanmakta ve egonun sanal dünyasından da bir alt gerçeklikteki madde dünyasında Güneş olarak belirmektedir. RÛH>>Ego>>Güneş.
İnsan kendini RÛH’ta bulmaya başladıkça, idrak=melekî hissediş genişledikçe dünya benzeri iç gezegenler (madde bedene dönük bilinçaltı kalıpları, fikirler, davranışlar vb.) bir bir genişleyen idrak güneşinin içinde yok olacak ve sonunda ortada Dünya da kalmadığında, Güneş SüperNova patlamasıyla inci gibi parlayan bir Beyaz Cüceye dönüşmüş olacaktır. Ve o mahâlde (zihinsel alanda), egosunun hiçbir zaman var olmadığını sert bir şekilde fark etmiş, geçirdiği Kıyâmetle (=ayağa kalkmak, dirilmek) RÛH ile dirilmiş/hakîkaten var olmuş zihin (>> Dünya yok olmuş, gaz yapılı, dünyaya benzemeyen dış gezegenlerin yenilenmiş yörüngeleriyle Beyaz Cüce etrafında dönmeye başlaması) kendisindeki ahiret ortamını dokuyarak çokluk âlemindeki rolünü kontrolündeki (!) egoyu kullanarak (>> dış gezegenlerin yok olmayıp; yeni yörüngeleriyle varlıklarını devam ettirmeleri) sürdürür.
Karadelik ve Uzayın 3 boyutlu dokusunun Karadelik tarafından eğrilmesi
Elbette hikâye burada bitmemektedir. Güneşimizin geçireceği süreçler Evrendeki küçük-orta boyutlarda ve ölmesi zor olan, uzun ömürlü (!) sıradan bir yıldızın hikâyesidir. Bunun ötesinde, milyonlarca Güneş kütlesinde, çok kısa ömürleriyle erkenden patlayarak dönüşüme uğrayan yıldızların Karadelik gibi sonları da vardır ki, içsel yansımasının/yorumunun daha da derinlere gittiğinin göstergesidir. Bu noktaları ise çağının mecaz yığınlarını detay detay ezberleyip bunlar üzerinde düşünmek yerine, İNSAN’da işâret ettiği SOMUT gerçekleri TEFEKKÜR etmek isteyen BEYİNlere bırakıyoruz.
Ezberlerin çatırdaması dileği ile..
Selam ve Sevgiler…



Farklı yaklaşımlarınız dikkat çekiyor, tefekkür kısmını iyi yapıyorsunuz anlaşılan, emeğiniz için teşekkür ederim. Bu tefekkürler esnasında olayların, ayetlerin batınına inerken zahirini ihmal ediyorsunuz gibime geliyor. Elbette güneşin cehennem oluşu veya olmayışı bir iman meselesi değildir, düşünen insanların yorumlamalarıyla alakalıdır, fakat gördüğüm kadarıyla bu olayı da tamamen içsel bir deneyime bağlamışsınız. Evet, herşey içimizde mevcuttur ve içimizde biter belki de, ama dışta da “var” olduğunu unutmamalıyız bence, teşekkürler…
passenger aloneAlıntıla Cevapla
Sevgideğer Yolcu,
Zâhir, hakîkat katrelerinin algı alanımıza düşüp Şuûr’da seyredilmesi (≈ kişinin bilinçaltının parçası olması); Bâtın algı alanımıza o hakîkatin düşmeyen derinlikleridir. “Var” varsayılan “dışarısı” ise “Mecâz”dır, Mecâz âlemidir. Ego’nun yaşamı “mecâzdır”ve hakîkati olarak, hakîkaten yaratılması gerekmektedir (bi-izni-hi).
Kişinin kendisinde, mecâzın işâret ettiği hakîkatin Zâhir olması için kullanılabilecek ve (perde olmaması için) terk edilmesi gereken bir “araçtır” Mecâz (âlemi).
Sevgİlimle..
AHHAAlıntıla Cevapla
Sevgili AHHA …
Bu gün sizinle Kıyamet ile ilgili örnek konuyu konuşmak isterim…
Sizin araştırmalarınıza ışık olsun diye yazacağım…
Bir gün İLMEN araştırma ve öğrenme çalışmaları yapıyordum…
Allah C.C. ‘nun Cemal’ ini dünya hayatında görülebileceği üzerine …
Allah C.C. ‘nun NUR’ unun keşfi ile ilgili yaptığım bu çalışma esnasında yaşadığım bu olayı ”sakın beni herhangi bir mevkiye getirmeyin bu beni çok üzer.”sadece iyi bir İNSAN olma hevesi deyiniz…
Bu çalışmam esnasında ;normal hayat şartlarında ,ayakta dururken veya yürürken olan bir olay oluştu…
Gökyüzü birdenbire düz bir hal aldı…Gökyüzü sanki yeryüzü gibi dizayna girdi ve bulutlar tıpkı bir topografik harita gibi gökyüzü; gökyüzü lükten çıktı sabitleşti ve Yeryüzü ile kaplı bir gök yüzü oldu……
Bir toz fırtınası ortaya çıktı…
Kıyamet anının kum fırtınası …Şiddetle esen fakat şu an etki etmeyen bir fırtına …
Gördüğüm KIYAMET Anı esecek her şeyi yok edecek rüzgar ‘dı…
O fırtına hazır ve OL emrini bekliyordu…
Acizane söylemek isterim ki o fırtına halen var ve OL emrini bekliyor…
PBAlıntıla Cevapla
Allah C.C. ‘nun İNSAN ‘ı esirgediğini ve korumak için perde ile koruma altına aldığını görmek bundan emin olmak ister misiniz?…
O Halde güneş gökyüzünde iken güneşe bir iki dakika çıplak göz ile bakınız…
Bir perdenin gözünüzü korumak için güneşin önüne indiğini hemen görürsünüz…
”Yalnız bir kaç dakikadan fazla bu çalışmayı yapmayınız,gözünüz zarar görür…Görüp geçiniz ve olaya takılıp kalmayınız Gözlük,mercek,dürbün vs… kullanmadan yapınız bu cihazlarla güneşe bakmak gözünüze kalıcı zarar verir …”
PBAlıntıla Cevapla
Ben KABE’ yi göremedim mi? diyorsunuz …
O zaman bir çay bardağına çayınızı koyunuz ; Dolunay durumundaki AY’ a Gözünüzle Ay arasına çay bardağınızı alarak ”Çay dolu” bakınız gerekirse yaklaştırıp uzaklaştırırız…
Olmadıysa bardaktan bakış noktanızı aşağı yukarı değiştiriniz …
KABE Karşınızda…
PBAlıntıla Cevapla
İnsanların her iki elinin avuçları içinde Arapça 81 ve 18 rakamları vardır bunların toplamı 99 yapar,Allah insanı iki eliyle yarattığını belirtmektedir ve biz dua ederken har iki elimizi açıp Allahtan 99 isimliyle isteriz.Bunlar holagrafik kayıtlar mıdır?
mustafa özAlıntıla Cevapla
mustafa öz,
Kur’ãn ve Hadîslerde geçen 7, 50, 70, 100, 700, 1000, 50 bin, “1000′den 50 eksik”, “100′den 1 eksik” ifâdelerinin günlük kullanımlarındaki bildiğimiz sayısal değerlerin bizzat kendilerinin olmadığını, Cennet şarabının bildiğimiz şarap olmaması gibi bu sayısal değerlerin de dünyamızdan yapılmış birer sembol olduklarını düşünmekteyim.
Örneğin bir çok dilde “tam, kusursuz, eksiksiz, dengeli” anlamına gelmekte olan “yüzde yüz” ifâdesi vardır. Yâni “yüz” kelimesi böyle bir “mükemmelliğe” işâret etmektedir. Dolayısıyla Varlık bütün boyutları ile “yüz” sayısı ile ifâde edilebilir. 100′deki “1″ bu varlığınZât’ına, “100′den 1 eksik” ise bu Varlığın sonsuz sayıdaki “tam, kusursuz, eksiksiz, dengeli” özelliklerine işâret etmektedir diye algılıyorum. Dolayısıyla Varlığın 99’la sınırlı değil, sonsuz sayıda özelliği vardır. ”
İkinci husus, avuç içlerimizdeki işâretlerin 99′a işâret ettiğini açıkçası zorlama buluyorum. Çünkü bu işâretler farklı anlamlara da çekilebilir. Geçmişte yaşamış tüm insanların ayaları da benzer şekillerdedir. Rasûlullah’tan önce yaşamış Arap olmayanların avuç içlerinde neden Arapça şekiller olduğu sorulabilir? Neden Türkçe değil, Arapça kutsal mı? Neden bir tarafta 81 diğerinde 18, neden 72′ye 27 değil şeklinde sorular uzatılabilir.
Gerçek dua ancak O’nadır; O’ndan başka yalvarıp durdukları ise, onlara hiçbir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimseye benzer ki, su ona gelmez. Kafirlerin duası hep bir sapıklık içindedir. RAD 14
AHHAAlıntıla Cevapla
yazı oldukça derin olsa gerek pek anlayamadık ama, şunu bilirim ki, cehennemin güneş ortamı olduğunu düşünmekteyim, gerek YÜCE KURAN VE HADİSLERİNDE buna işaretlerin olduğunu düşünüyorum, bilimde bu durumu teyit etmektedir. Şu belli ki, dünyanın manevi ruhiyeti BENLİK üzerine, güneşin manevi ruhiyeti ise SICAKLIK-NAR -SEMUM üzerine olduğudur. Bunun ancak manevi ruhiyet -paralel- ortamda olacağıdır.
Tabiki gerçeği ALEMLERİN RABBİ ALLAH(C.C) bilir bu bizde zuhur eden bir düşüncedir.
zeynelAlıntıla Cevapla
Değerli Zeynel, yazı zâten Kur’ãn ve Hadiste böyle bir işâretin olmadığını, bilimsel verilerin de bu şekilde bir yorum yapmaya imkan vermediğini anlatıyor :).
Ayrıca bilimde cehennem kavramı yoktur, dolayısıyla bahsettiğiniz gibi bir teyit söz konusu olmayacaktır, bilimin doğası gereği.
AHHAAlıntıla Cevapla
Değerli AHHA, bilimde cehennem kavramı vardır zira bilimin sahibide ALLAH(C.C) dir, sadece kendini bilim adamı sanan hakikatten yoksun bir takim insanların dünya(larında)Cehennem yoktur. Onlarda uyandıklarında hakikati gördüklerinde cehennem yokmu var mı en güzel şekilde aynayı konyayı göreceklerdir. Firavunun son anda gördüğü gibi. ALLAHA EMANET OLUN.
zeynelAlıntıla Cevapla