Zikirde Hissedişin önemi

Yazar: Berkay ÖZCAN

zikir-tefekkürBeyin ve Zikir isimli paylaşımımızda, bir kişinin hangi dilde (Arapça, Türkçe, İngilizce vs.) AHAD (≈Kendinden gayrı olmayan TEK Varlığı) olanı anarsa ansın, o isimlerin işâret ettiği mânâların üzerinde düşünmesi, belirli açılımlar yapması ve anlamları yaşaması gerektiği düşüncesini, zikir nediri aktarmıştık.

Anlamı bilinmeden, üzerinde daha önce hiç düşünülmeden yapılmakta olan mekanik zikirler, anlamı bilinmeyen Arapça dualar (!), kılınan namazlar esnasında kelimeler zihinde çağrışım yapmadığından beyinde kısa süreli ve sıradan bir elektrokimyasal akış meydana gelecek, diğer nöronlara akış yönlenmediğinden/çağrışım yapmadığından bu akış sönecek ve hem bilinçli hem de bilinçaltı zihninde hiçbir etki olmayacaktır.

Plasebo Zikir

“Anlamını bilmeden zikir çektiklerini” ve de fayda gördüklerini söyleyenler “Dua ve Zikir” kitaplarındaki “bu duayı şu kadar çekerseniz sizde şu özellikler açığa çıkar” ifâdelerine şartlandırıldırılmaktadır (plasebo etkisi).

Şartlandırıcı cümleler saniyede 2000 bitlik (birim diyelim) işlem yapan Bilincin farkındalığı ile okunurken, Bilinçaltı saniyede 4 milyar bitlik bir bilgiyi işlemeye devam ediyor. Bu korkunç yüksek bir değerdir! “Dünyaya düşüren konuların konuşulduğu ortamlarda bulunulmaması gerektiği” şeklindeki uyarı da Bilinçaltının bu devasa fonksiyonundan kaynaklanmaktadır. Bilinç düzeyinde her ne kadar “benim bu konularla işim olmaz” denilse de Bilinçaltı ortamın atmosferini sünger gibi çeker, düşük düzeylerde de olsa yeniden programlanır ve gelecekte yapacağımız davranışları belirli oranda etkiler. Etkilenmemek için bilinçaltını kontrol edebilen, onu koruyabilen güçlü bir Bilinç düzeyi (mertebesi) gerekir ki, bu da her kişinin harcı değil.

Kişi yinelediği kelimelerin TEFEKKÜRünü yapmasa da, en azından defalarca tekrarladığı kelimelerin/kalıpların ne olduğunu merak etmekte, ufak çapta araştırmalar yapmakta, bunlar üzerine düşünüp-taşınmakta, ikna olduğu noktalarda kendini duanın/Zikrin getireceği yarara daha da çok şartlandırmakta ve yararlarını görmektedir (örn. sigara bırakılır). Yoksa, yolda geçen herhangi birine “ne olduğunu söylemeden, kişiyi şartlandırmadan herhangi bir dua veya zikri belirli adetlerde tekrarlamasını istediğimizde” o kişide de aynı açılımların olacağını beklemek mantıklı değildir.

Deneme maksadıyla örneğin, “Rabbî zidniy ilma (Rabbim İlmimi Artır!)” duası seçilen bir kişiden günde 1000 defa, anlamını ona hiç mi hiç söylemeden ve o da anlamı üzerinde hiç bir araştırma yapmadan 5-6 ay tekrar etmesi istenilebilir. Deney sonunda kişide İLMİ bir artış oluyorsa anlatmaya çalıştığımız konuda yanıldığımız ortaya çıkacaktır.

Mârifet/kerâmet, araç olan “kelimelerde” değil, insanın inancındadır.

Zikir kalıplarına veya namazda okunan âyetlere anlam yüklenmediğinden/yaşamları olmadığından, beyin o esnada doğal olarak farklı düşüncelere kayacaktır. Kişi namaz kıldığını zannederken gerçekte örneğin borsadaki değişimleri, akşama yapacağı yemeği, okul masraflarını vs. düşünüyordur. Beyindeki biyoelektrik akışı namaz esnasında “gündelik bilinç hâlindeki (GBH) akışı takip edeceğinden, kılınan namaz mecâz olarak kalacaktır.

Fakat iKâMe-i Salât (Dirilten Namaz) ve ardından dua ve zikirler ile bizlerden yaşamamız istenen, GBH’lere belirli periyotlarla(3 veya 5 vakit) aralar vererek en azından birkaç defa da olsa “Üst Bilinç hâllerine (ÜBH)” geçiş yapabilmektir. Böylece beynin GBH esnasında -günlük koşuşturmaca içerisinde- yayacağı “beta” dalgalarının -biyolojik evrimsel sürecin insanda ulaştığı en üst seviye olan neokortekse(beynin, varlıktan ayrı“ben duygusunu” oluşturan bütün sinirsel aktiviteleri üreten bölüm) yapacağı baskı da azalacaktır. Baskının nedeni bu bölgedeki aktivasyonun (bilişsel farkındalığın üretimi nedeniyle) yüksek oranda enerji harcayan bir süreç oluşudur (Hatta enerjinin asgariye indirgenebilmesi için “uyku” denilen bilinç durumu evrimleşmiştir).

Salât ile periyodik olarak beynin bu bölgesinden kaldırılacak olan baskı “stres, tatminsizlik (bir şeyler eksik duygusu), öfke, kaygı, korku vs.” gibi rasyonel aklın üreteceği ayrılıkçı hisleri bertaraf edecektir.

Hayvanların bir çoğunda neokorteks çok küçük olduğundan (=bilişsel farkındalık çok düşük olduğundan) hiç bir hayvan psikolojik olarak rahatsızlanmaz. Ve bu yüzden tam teslimiyet hâlinde (ben duygusu oluşmadan) cenneti yaşarlar.

Salât sırasında Rasûl’un öğrettiği âyetlerin anlamlarının hissedilmeye/yaşanmaya çalışılmasıyla beynin egosal kimliğini devreden çıkartanalt bölümleri devreye girerekhuzur-huşû-teslimiyet-tevâzu-hayranlık-birlik-tamamlanmışlık gibi saf gönlün kişiyi “benliğinden geçiren” hâllerini ortaya çıkartan “alfa” yayımı gerçekleşecektir (O mu’minler felâha erdiler. Onlar salâtlarında huşû içerisindedirler! âyeti).

Bu tarzda bir yaşam ile, Salâtın hakkı verilerek karşılığı alınmış ve Salât makbul olmuştur. Kişide o anda birtakım hissedişler olup Zihin Levhasına kayıt yapılıyorsa (kayıttan ziyâde hissedişler birimsel Hologramdan açığa çıkartılıyor)Ruha yükleme”mecâzı ile anlatılmaya çalışılan şey gerçekleşiyor demektir. Karşılık anında alınıyor/ alınmalıdır. “Ben anlamadan/ hissetmeden de olsa namazımı kılayım, zikirlerimi yapayım, ölünce dalga beden yaşamımda bunların karşılığını göreceğim” inancı hayallere dalıp kendini avutmaktır.

Kişi “Salâtlarında huşûda olanlar felâha erdiler” âyeti gereği o Salât esnasında dünyada/ben kimliğinde ölüp ruhunda/dalga bedeninde (~kabrinde)dirilebildiği ölçüde (felâha kavuşmak) karşılığını anında almış oluyor [ölen (=dünyaya âit olduğundan gönülden tadamayan, gönlü algılayamayan) egodur, ölümü (egonun eriyişini) tadan ise birimsel zihnin entegre olduğu Nefs-i Küll ile olandır].Beden toprağa karıştığındaki ölümle karşılığı alınacak değil.

Dalga bedene yükleme yapan birey dünyaya iniş yaptığında “benliği” artık eskisi gibi olamaz.Ontolojik anlamda kişiyi birkaç basamak yükselten salâtın getirisi olan bilinç hâli kişinin tüm gündelik davranışlarına otomatik olarak yansır.

Sevgili Ahmed Hulusi’nin “Tanrının Gökten İnen “Kadiri” yazısında bir ifâdesi vardı. Geleneğimizde sadece ismi kalmış Kadir gecesi anlayışını eleştirirken “Kaç kişiye o gece “Kadir” verilir, bilinmez!. “Kadir” verilenlerde ne değişir, bu da bilinmez!…” diyor ve “Kadir”in kişide açığa çıkmakta olan/Hissedilen bir gerçek olduğundan bahsediyordu.

Şimdi, sadece ismi kalmış, yıllardır (!) kıldığımız namazlarımızda, çektiğimiz zikirlerde, anlamını bilinmeden yaptığımız/dinlediğimiz hatimlerden sonra bizlerde ne gibi değişiklikler oluyor, kimseler biliyor mu? Bilmiyoruz; ama farkında olmadığımız hâlde ruhumuza/dalga bedenimize yükleniyor diyerek duygularımızı tatmin ediyoruz!

Yıllarca spor yapar gibi namaz kılıyoruz, birçok kez hızlıca, tecvitli hatimler indiriyoruz, cemaatle namazdan sonra yıllarca anlamlarını bilmediğimiz aynı Arapça dualara âmin (=emin oldum) diyoruz. Ama biz aynı biziz, değişen bir şey olmuyor!

Arapça kalıplar 1400 yıl öncesinin mânâ atmosferi (?) nedeniyle belirli mânâlara bürünmüş olsa idi, ayırt etmeksizin hepimizde değişimler meydana getirecekti, Özümüzle kontakt kurulabilecekti (Bu kalıplar Türkçe olarak tekrar edilse idi, kesinlikle değişim yapardı da diyemeyiz. Çünkü önemli olan zihnin-bedenin “açılım yapıp hissetmesidir”! Kalıplar Türkçe olsa da duygusuzca yapılması gene etkisini göstermeyecektir).

Eğer kutsal sayılan zikir kalıplarının anlamları olsa idi, bugün bir ömür namaz kılan, tespih çeken milyonlarca insan geçmişte anlam yüklenmiş bu kalıpları tekrar ettiğinden otomatik hakîkat ehli olurdu.

Elbette zikirler, namazlar Türkçe yapılsın da demiyoruz. Türkçe kelimelerle de, bu kelimelere anlam yükleyerek yapılabilir, çünkü hepsinden (dilden) daha önemlisi zihinde anlam oluşmasıdır.

“Zikir nedir” konusunda vurgumuzzikrin gerçekleştirildiği dilden çok TEFEKKÜR sonucunda HİSSEDİŞ gerekliliğidir.

Tefekkürsüz-Hissiz Zikir olmasın.

“O”’nsuz olmasın.

“O”olmadıktan sonra salâtlarımız (namaz, dua, zikir) hep mecaz; ama “O”’nunla her mecazımız Salât!

Bültenimize abone olun

E-postanızı bırakarak yeni yazılar ve e-kitaplardan haberdar olmak ister misiniz?
Diğer 335 aboneye katılın!

Zikirde Hissedişin önemi” üzerine 57 yorum

  1. Tekrarlar Konsantreyi( odaklanmayı) artırmak için yapılır. Belirli sayıyı tamamlamak için değil. Bu makaleniz Benim düşünceme göre doğru.

  2. mantıklı sözler ama yine de bizim bilmediğimiz başka düzen ve kanunlar olabilir bu beynin çalışma sistemi hakkında sanırım en güzeli şudur: Allah’ın esmalarını zikrederken o esmaya yönelik düşünmek örneğin vedud ismini zikrediosunuz Allah’ın sevgi ile alakalı bi ismidir o ismi zikrederken sevdiklerinizi ve derin bir aşkın nasıl bir şey olduğunu da düşünürseniz belki sadece düşünmekten çok daha hızlı ilerletebilir çünkü kelimeler de enerji taşırlar diğer herşey gibi ve belki bu kelimeler gerçekten kozmik planda kodlanmış da olabilir.

  3. Beyin ve Zikir paylaşımında da anlatmaya çalıştığım gibi Allah isimlerinin telaffuzlarını tekrar etmemiz ne âyetlerde ne de hadislerde bizlerden istenmektedir. Eğer âyet ve hâdislerde bir konuda işârette bulunulmamışsa bu durumunSistemde yerinin olmadığını gösterir.

    Bizlerden istenen mânâdır.Mâneviyat/Ruhsallık, düşünce ve davranışlarda mânâyı yaşamaktır, madde dünyaya âit kelime telaffuzları ise materyaldir.

    Elbette herkes istediğine belkilerleinanabilir; ama önemli olan inanılanın Sistemde yeri olup olmadığıdır. Çünkü en güzel örnek Rasûllullah’tır ve Sistemi en iyi anlamış ve açıklamış Beyin de O boyuttur. Gösterdiklerinin haricindeki dînî ekstralar faydasız olup zaman kaybıdır kanaatimce.

    Zikir konulu paylaşımların özeti şu idi (detayları yazılarda): Kelimeler tek başlarına enerji taşımazlar. Onlara enerjiyi kodlayan kişinin o kelimeye yüklediği mânâ, düşünce ve davranışlarıdır.

  4. Çeşitli konulara atıf yapan yazı güzel ancak acizane olarak bazı hususlara değinmek isterim.
    Kur’an-ı Kerim, Allah Kelamı olduğu için ,onu layığı ile anlamak her zaman mümkün olmaz .
    Kaldı ki herkez Arapça veya daha açıkçası Allah’ ça bilemez.
    Kur’an-ı Kerim yaşayan bir Allah Kelamıdır.
    Şu an’ı dahi canlı yaşarsınız ve yaşattığını hissedersiniz .”Uygun kişi iseniz”
    Bazen öyle bir hal alır ki zorlandığınız veya ikna olmak istediğiniz konuya sanki canlı olarak cevap verir .
    İşte şimdi kişinin bilgi değerleri ortaya çıkar”gerekir”.O da iDRAK ‘tır..
    Kişi Kur’an-ı yaşadığını ve Kur’an-ı Kerimde ”okuyarak ” yazı ile Allah C:C. nun anında cevap verdiğini idrak ederse o zaman neticeyi anlar ve kendine gelir.

    Tekrar konusu Allah C.C. ‘nunda tavsiyeler indendir
    Örneğin :Namaz kılın diye defalarca uyarır o uyarı sayısı Allah C.C. nun taktiri kadardır.
    Ümmi olan Kul’una, Allah C.C. nun; La İlahe İllallah ‘de emri ve tekrar et emri de tekrar etmesi gereken kişinin anlamını bilmesini gerektirmeyen hususları içerebilir. ”Ancak mana bilinmesi daha makbul olur”
    Faydası AllahC:C: bilgisi dahilindedir.
    Örneğin:
    Ya Vedud ismini çok tekrar edersiniz periyodik olarak…Bir bakarsınız Ya Vedud Hz.leri türbesi ile buluşturur.Ardından sanki mükafat olarak ta Kaab Hz.lerine kavuşup Hz.Muhammed Mustafa A.S. ın süt kardeşi ile tanışırsınız.
    Doğrusunu Allah C.C. bilir…
    Tekrar fayda verir; manası bilinirse daha güzeldir ancak uygunu Allah ‘C.C nun uygun gördüğü tekrarlar sayısı kadardır özel sayıları yoktur size bırakılmıştır ama tekrar istenir..Bu tekrarlar her halükarda fayda verir.
    Selamlar.

  5. Sevgideğer Koray,

    Verdiğiniz haber linklerinde bahsedilen durum tam da anlatmak istediğim duruma işâret ediyor. Deney yapılan kişilerin beyinlerinde kendi anladıkları dilin (İngilizce) kelimeleri görüntüleniyor, anlamını bilmedikleri yabancı kelimelerin değil.

    Zikirlerin Arapça yapılması gerektiğine dâir âyet veya hadislerden delil getiriniz lütfen. Rasûlullahın böyle bir beyânının olmadığını yukarıda, anlamı bilinmeyen kelimelerin de beyin de anlam üretemediğini, bunun Sistemde yerinin olmadığını ise Beyin ve Zikir isimli paylaşımda dile getirmiştim. Dilerseniz inceleyebilirsiniz.

  6. son linkin son kısmındaki:

    “Yâni, belirli evrensel anlamlar, kuantsal anlamlar, evrende dalga boyları, titreşimler halinde mevcût olduğundan; bunların ses frekansına dönüşmüş haline de kelimeler dendiğinden; o anlamların titreşimine en uygun kelimeler Arapça olduğu için, zikir kelimeleri Arapça olmuştur.
    Dolayısıyla, siz o kelimeyi değiştirdiğiniz zaman, asla o frekansı tutturamaz ve asla, o istenilen frekansın ihtiva ettiği anlama ulaşamazsınız.
    İşte bu sebebledir ki.
    Kişi, Allâh Resûlünün, Kur`ân-ı Kerîm`in insanlara idrâk ettirmek istediği sırlara ermek ve evrensel gerçeklere vâkıf olmak istiyorsa, zikir kelimelerini geldiği gibi, yâni Arapça orijinalinde olduğu gibi, tekrarlamak mecburiyetindedir.
    Ve dahi, en az hayatında bir kere, kesinlikle, Kur`ân-ı Kerîm`i Arapça orijinal kelimeleriyle beyninde tekrar etmek ve bunu RUHUNA yani dalga bedenine yüklemek zorundadır!.. Ki, ölümötesi yaşamında sonsuza dek kendisinde bulunan bu bilgi kaynağından yararlanabilsin!”

    burayı okuduğunuz halde mi katılmıyorsunuz? çünkü frekans tutmaz deniliyor…

  7. Sevgili AH’nin paylaşımlarını yıllardır takip etmekteyim. Dolayısıyla bu düşüncelerinden de haberdarım :). Ama Arapça telaffuzları konusunda kendisine katılmıyorum.

    Kendisi eserlerinde anlattıklarını sorgulamamızı istemektedir. Kendisi, kendisinin bir mürşit, din adamı, lider vs. vasıflar sahip olmadığını, sadece bir “düşünür kul” olduğunu defalarca yinelemesine rağmen gördüğüm kadarıyla okuyucularının büyük çoğunluğu ne yazık ki bunu yapmamakta, kendisi ne anlatmışsa olduğu gibi birebir inanmakta ve sorgulamamaktadır.

    Önder Rasûl ve Kur’ân’dır ve bu kaynaklarda ben böyle TEMEL bir bilgiye rastgelmedim.

    Tekrar nedenlerine girmeyeceğim, zira belirttiğim gibi Beyin ve Zikir yazısı bu konuyu işlemektedir.

    Özetle: Mânâların herhangi bir dilde KENDİ KENDİNE karşılıkları yoktur. Dildeki o kelimelere o mânâları yükleyen bizleriz.

    Frekans tutmaz diyorsunuz; ama Türk insanımızın çoğunluğu Arapça kelimeleri gırtlak yapısı uygun olmadığı için zaten doğru düzgün telaffuz bile edememektedir :).

  8. anlamını bilerek hissederek zikretmek tartışmasız daha doğrudur…bu konuda hemfikirim…

  9. Merhabalar,
    Öncelikle şunda anlaşalım…Melekler nurdan yaratılmış varlıklardır…Acizane söylemek isterim ki…Allah C:C. nun izin verdiği zaman, izin almış olan kişiler ki Peygamber A.S. lar örnek verilebilir …Melekleri görebilirler…
    Ayrıca görmesini dilediği kişilerde eğer layıklarsa görebilirler…
    Bu kafa gözü ile bu dünyada Melekleri görmek mümkündür…
    Hatta Kadir gecesi yeryüzüne inen Melekler ‘eğer bizler tarafından görülebilse idi o zaman anlardık ki yeryüzünde adım atacak cm kadar yer kalmamış…Tabi belli süre ‘ler içinde ”Allah C.C.” ne kadar izin verdi ise o kadar…
    Niye yazdım…Melekleri ;meleke olarak değerlendirmemeniz için …İnsan ayrı …Melek ayrı…
    Meleklerde birbirlerinden isim,görev,yetki vs. olarak ayrıdır.
    Acizane bilginize sunmak istedim…Selamlar…

  10. Kur’an-ı Kerimi;Arapça Allah C.C. ‘nun buyurduğu şekli ile okumak gerçekten önemli…
    Meali bilmekte tefekkür için önemli …
    Doğru ayet ,doğru okuyuş , doğru tefekkür ile okunursa Allah C.C. da izin verirse ”Sır”lara vakıf olabilirsiniz…
    Şu kadarı söyleyeyim ki Hz.Muhammed Mustafa A.S. efendimiz ,,Hz.Ali R.A. efendimize gel” La İlahe İllallah” diyelim diyerek nasıl deneceğinin dersini vermişlerdir…

  11. AH ‘nin bütün kitapları birbirinden önemlidir…Araştırmacı olanların dikkatle okuması uygun dur…
    Bizler o kitaplarla büyüdük içtik yuttuk olduk İnşallah Elhamdülillah …
    Tabi ki Avcı olmak ,İdrak sahibi olmak,layık olmaya çalışmak… Kur’an-ı Kerim Mealini iyi okumak Allah C.C. nu ve Peygamber Efendilerimizi ,Melekleri çok sevmek,Edepli olmak,Haddi bilmek ve …Allah C.C. nun sevgisini kazanmak…
    Şimdilik bu kadar yeterli oldu…

  12. Duymak fiilini biz hep kendi yeteneğimiz sanıyoruz…
    Acaba? İnsan kendi içindeki sesi duymaya yeteneği yok iken dışarıdaki sesi nasıl duyacak…Yaradanın verdiği alet olmasa …Lütfen daha iyi değerlendirin…Duyan kim ?Duyuran kim ?

  13. Yukarıda belirtmiştim ama yeterli vurgu yapılmadığı için tekrar belirtmekte yarar görüyorum…
    Kur’an-ı Kerimi OKU ‘mak çok önemli…Ancak en önemlisi ALLAH ‘ÇA okunması işte bu çok daha önemli …
    Arapça Yalınız onu Allah C.C.nun bizlere buyurduğu telaffuzla ”Vurgularla,yöntemle” okunursa gerçek frekans tutar,ayrıca Allah C.C. nun dilemesi uygun bulması… OL’emrine mahzar olunması da çok önemli……
    Öyle olmasa bütün Arapça okuyan insanlar Sırlara gark olurdu…

  14. ne hikmettir bir kaç aydır çogunlukla gece allahım ilmimi,bilgimi , becerimi artır diye niyazda bulunuyorum asgaride 1000 sefer tekrar etmeye çalışıyorum.

  15. Evet, benim de küçük yaşlardan beri (bi-izni hi)anlamını bilerek, hissetmeye çalışarak etmeye çalıştığım ve hayrını gördüğüm bir duadır :).

  16. Allah’ım İLMİ’mi arttır,bilgimi becerimi arttır ‘ı tefekkür ederken sessizce düşünerek ve acizane arz ederek…Dil damağa yapışık sessizce Ya Alim ismini tekrar daha fayda verir…

  17. Tabi ki asıl ders sahibinden alınır…Kamil İNSAN ”Kur’an”” Mürşid ki Allah C.C. nun olması için çaba sarf edilmeli” bulunup onun yönlendirmesine uymak daha bilinçli gitmeyi sağlar…

  18. asıl ders sahipten bazı geceler bildiriliyor acaba o geceler şahsımamı münhazır yoksa tüm insanlara mı. şöyleki o gecelerde uyku yorgunluk bilmem gönlümdeki aşkı ilahi kıpırtıdan coşkunluğa geçer kasvetden uzaklaşır ruhumun derinliklerinden kaynayan aşk pınarından sevgi sel olur bedenimi sarar taaki toplu iğne başı kadar boşluk kalmaz.

  19. Ne mutlu o zaman sana yolun ve bahtın açık olsun…

    Ancak sakın benliğe girme sana zarar verir…

    Bil ki Allah C.C. ‘nun ilmi ”Rüya sal ilimle” kısıtlı değildir…
    Daha ham meyve olduğunu unutma…

    Rüya ”O ‘nun ” öğretim metotlarından biridir…
    Ancak devamlı kendini süzgeçten geçir…Allah C.C. nun sevdiği yolda ol…
    O zaman Allah C.C. sana İLMİN kapısını açar…
    Temizliğe devam et…

    Farz ve sünnetleri görev bil…Kur’an- ı Kerim önderin olmalı…
    Sakın yolunu meşguliyet yoluna sokma sana Muhammed Mustafa A.S. yeter…
    Bıkma ,usanma ,edep yoluna gir ve devam et…

  20. Makalenin özüne dönmek gerekirse Zikir veya tekrar ;Allah C.C. na aşkın ilanı için yapılmalı…Allah aşkını oluşturmalı…Gönül coşmalı,kalp kıpır-damalı,kan kaynamalıdır…
    Kainat Allah ‘a ”C.C.” aşık olmuş Allah Allah demekten coşmuş hep dönüyor hep dönüyor… Dönerlerken La İlahe İllallah diyor…
    Mevlana zikirden aşık olmuş aşkını ilan için dönmüş Allah Allah diye..
    Aşksız hayat çürümüş beden demektir…
    ZİKİR AŞK ile güzeldir…
    Öyle ZİKRET ki Allah C.C. ‘nun NUR’u da seninle beraber ZİKİRe katılsın öyle ki… çık aradan O Kendini Kendisi zikretsin…
    SEN MEVLA’na kavuş…

  21. Zikredilen kelimelere yüklenen anlamlar olmazsa yapilan zikrin cok sig kaldigi bir gercek,farkinda olmadan baska. Alakasi olmayan konulara bir anda kayiverilir örnegin otururken tahiyyati tefekkür etmeden okuyorsaniz bir anda kendinizi Salli, Barikte bulursunuz.
    Özellikle göz yasidökülerek yönelmenin önemini vurgular ehlullah.cünkü bu esnada ne söylediginizin tam bilincinde olup farkindalik üst düzeydedir

  22. ‎******BERKAY ÖZCAN, NAM-I DİĞER (AH-HA)’YA ELEŞTRİLERİMDİR !!!*****
    Sevgili Berkay, İlkin Sen Sureti Hak’tan görünen birini esinlendiğin iki isimden biri olarak gösterirsen, bizde bunun hikmetini arar ve senin yarını kabul eder (Ahmed Hulusi), diğer yarını (Hans Aiberg) redederiz… Ve Dahası Aşkı, ve dahası süluk makamlarını tecrübe dahi etsen biz senin yarını reddetmekte devam ederiz. Zira Ahmed Hulusi’de Kur’an ve sünnete, ŞERİAT-I iSLAMİYE’YE aykırı bir mülahazaya rastlamadık; ancak Hans Aiberg’de bu böyle değildir, kendisi dolandırıcılık hükmü dahi yemiştir. Yaşayan Allah Dostlarından birini kendisine düşman bellemiştir. Allah’ın Dostu’nun düşmanının statüsü nedir senin indinde sormak isterim… Nasıl ki Hadis naklinde ”RAVİ”nin kim olduğuna bakılır; biz seni değerlendirirken de yaşamı ve fikirleriyle pek güvenilir olmayan Hans Aiberg’i kendine rehber seçmeni es geçemeyiz… Bir Başkası da şudur ki; Bizim canımızı, malımızı, namusumuzu emanet edebileceğimiz Menzil sofiyesi derki: ”Biz ”ALLAH” ismi Celal’i kalbimizin üstünde 5 bin, 10 bin ve fazlasını vird ediniriz… Ve dahası biz hafi zikirde her ”ALLAH” dediğimizde Allah (MUTLAK VARLIK)’ı mutlak ilim, mutlak kudret, mutlak irade de kayyum olarak şuurumuzda toplayamayız, ve hatta dahası da şudur ki, biz bazı olur akşam namazından sonra rabıta ve vird ile meşgul olurken, Cenab’ı Allah’tan (Allah affetsin) büyük bir gaflet halinde ”EZBERE” virde devam ederiz…” İşte sevgili Berkay, bu sofiye dervişleri halden hale, cezbeden cezbeye ve bilmiyoruz ki daha neleri var giredururlar… Demek oluyor ki, senin teorin her nekadar mantıklı ve tutarlı görünse de, Tıpkı senin diğer idolün olan A.H.’nin de belirttiği gibi zikirde arapça kelimeler esastır ve manasını bilmeden dahi zikretsen tesiri vardır… Şimdi burada senin makalene ”HİSSETTİREN ZİKİR” başlığını atmandanda bir hikmet olası, şüphesiz ki ”Tefekkür” ile yapılan zikir, dediğin gibi ”HİSSETTİRMEKTEDİR”. Lakin bilim elbetteki aradaki sebep ve illetleri zamanı geldiğinde deşifre edecektir ki neden oluyor da manasını dahi bilmeden zikir tesir etmekte.. Senin Hak olan yanın diye düşündüğüm Ahmed Hulusi Üstad’ın bu bakış açısına muhalifliğin bende ilmel yakiyde olsa çürümüştür.. Bir diğer konu da nedir seni reaksiyona sokan itki ki; sen Üstad’ın ”güneş” hakkındaki bakış açısına adeta ”batın” çarpı ”batın” bir hale bürünmüş gibi, ”batın” da ifrat derecesine gelir şekilde ”GÜNEŞ GERÇEKTEN CEHENNEM Mİ?” başlıklı makalende iddia ettiklerini iddia ediyorsun… Zahir’i Batın’la dengeleyen Batın’ı Zahir’le dengeleyen Üstad’ın ezber bozan tarzını acaba yanlış mı anlıyorsun… Ve hatta bir yazında Üstad’ın bazı hususlarda bilerek, ”tefekkürü tetiklesin diye” yanlış olanı dile getirdiğini söylüyorsun… O söylediğin hususu da gittik Sayın Hasan Güler Hocamıza sorduk görev yaptığı camiide… Sen yanlıştasın… Dost Acı söyler… Tefekkürdeki müthiş gücünün derin egon tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum. Seni Hz. Nefs-i Levvame’YE’ havale ediyor’SUN’.

  23. Anlamını hissederek,düşünülerek yapılan DUA mutlaka çok faydalıdır bunun tartışması yapılamaz bile.
    Ama ben canlı bir örnek olduğum için buraya yazmak zorundayım.

    Ahmed Hulusi’den önce öykülerle bezenmiş yüzeysel , Tanrısal bir inanca sahiptim.Onu tanıdıktan sonra hayatım değişti.Bütün görüşüm,algılayışım değişti.Şimdi bunun üzerinde çok fazla durarak sıkmak istemiyorum.Değinmek istediğim konu. Ondan öğrendiğim belli zikirlere başladıktan sonra mucizevi değişiklikleri yaşadım.Bizzat.Hala yaşamaya devam ediyorum.Sigaraya,Alkole,diğer kötü alışkanlıklara zorlanmadan veda ettim.(Müriyd)
    Belli sıkıntılar tabiki yaşadım ama sonuçta irademi kontrol altına aldığımı farkettim.
    Hiç bir zaman “Murîd” ismini manasını düşünerek çekmedim, zira insan kendini kasarak ,sıkarak düşünerek saatlerce zikir yapamıyor.Bu zihni sürekli çalışmaya zorlamak demek olur ve sistemin işleyişine ters olduğunu düşünüyorum.
    Zorlayarak zihin kaos yaşar ama dingin,durağan ve sakin halinde çok daha sağlıklı,verimli bir akış içinde çalışmaya devam ediyor.

    Eklemek istediğim son şey.
    Ben Muriyd ismini istesemde sadece yüzeysel olara tefekkür edebilirim onu gerçek anlamda anlayabilmem için o frekansın bende açılmış olması gerekiyor diye düşünüyorum.
    Yani bir kişi sürekli “subhanallah” zikrine devam etse ve bunun manası üzerinde tefekkür etse ne kadar anlayabilir o ismin gerçek manasını ki onu düşünerek zikretsin?
    Yapacağı şey aslında taklidi belli kalıplar ile düşünmek olacaktır onu sınırlayacak kendi yorumunu katarak ,daraltacaktır
    .Yani Allah’ın “Subhan” oluşunu ham bir beyin nasıl anlayabilir? nasıl üzerinde belli bir düşünce oluşturabilir?Allah’ı belli kalıplar ile sınırlamak demek olur ki bu Subhan’a ters düşer.İstediğin kadar Allah’ın Ehad,Samed oluşunu düşün,tefekkür et bunu beyninde o frekansa uygun alıcı durum oluşmadan kavrayamazsın (kaldı ki asla tam olarak kavranamaz ,buz dağının üzerindeki bir kar tanesini alabilir insan).

    Sistemde çalışan mekanizma gayet basit.Arapça telafuz ettiğimiz o kelimeler alt boyutlarda işlevini yerine getirir anlamlarını düşünmesek bile..Farkında olsak ta olmasak ta.Bize sadece yorumsuz seyr etmek kalır..

    Bu isimlerin kendine has frekanslar var.İnansanızda inanmasanızda.Üzerine yorum katsanız da katmasanızda..

    Nacizane düşüncelerim bunlar..
    Benim kanalımdan yayılan bilgi akışı…

    Sevgiler,saygılar
    (Not: imla ve dilbilgisi hatalarını mazur görün acele yazılmış bir yazı oldu)

  24. Değerli Yolcu,

    Sevgideğerli Ahmed Hulusi bende de paradigma değişimine neden olmuş çok değerli bir düşünürdür, kendisinden sistem inşaAllah razı olur; ama kendisinin de haklı olarak belirttiği gibi, şahsı din konusunda OTORİTE olmayıp, anlattıkları da mutlak doğrular olmak zorunda değildir. Mutabık mıyız?

    Kendisi eserlerinde defalarca kimseye tabi olmayın, kendi aklınızla kendi yaşamınıza yön verin, ben dahil herkesi sorgulayın demektedir. Mutabık mıyız?

    Küçük düşünce köylerinde yaşayanların gözünde Gavs, Mehdi, Veli vs. olarak algılansa da bunu kendisi belirtmektedir ve
    ne yazık ki aitlik ihtiyacının bir ürünü olan sürü psikolojisi ile
    AYNI TİP DÜŞÜNMEKTEN bir türlü güncellenemeyen,
    Ahmed Hulusi’de takılı kalmış,
    kurumsallaşarak CEMAATLEŞMİŞ ve cemaatÇİliği oynayan (sırf onun ağzından çıktı diye hep bir anda patates püresi yemeler, beyaz ekmekten uzak durmalar, çocuk sahibi olmamalar, evinin yerini değiştirenler, aynı jargonu kullanmalar, aynı saç-bıyık-sakal tipini bırakmalar vs. vs.), onu takip edenlerin ne yazık ki diğer cemaatler gibi düştükleri vahim hata/sakat durum her dediğinin MUTLAK DOĞRU olarak algılanmasıdır (OTORİTE putu).

    Ahmed Hulusi’yi eleştirmekten korkmaktalar, farklı fikirlerle gidildiğinde, şu kısmın yanlış olduğu söylenildiğinde burun kıvırmaktalar, “sen kimsin ki o küçük aklın ve ilminle ÜstadıMMM hazretlerini eleştirebilme cüretinde bulunmaktasın” tarzında tepkisel beden dili ve jestleri açığa çıkmakta, ki bunun nedeni bilinçaltında gizlice hala süre-giden Tanrı inancıdır.

    Eleştir(e)meyerek onu anladıklarını, ona değer verdiklerini sanmaktadırlar.
    Sonuç, kafaların uyuşması ve uyutulması…

  25. Gelelim ana meseleye..

    Birincisi Allãh’ın “Mürid” diye bir ismi yoktur.
    “Mürid” kelimesi tarikatlar iyice kurumsallaştıktan sonra (1300’lü yıllarda) yaygınlaşmaya başlamış, sonradan dergâh ortamları için uydurulmuş bir kelimedir.
    Kur’ãn’da böyle bir kelime geçmez.
    Evet, elbette Allãh İRADE eder (yuRîDu); ama mürid şeklinde bir isim ne Kur’ãn’da, ne hadislerde geçer.
    Aynı mantıkla, Allãh FİİL de YAPAR (yeF’ALu); ama tutup da “Allãh El-Fâil’dir” diye bir isim uydurma ve de gelin günde 1000 kere El-Fâil ismini tekrar edelim de beynimizdeki YAPICI kişiliğimiz artsın gibi bir DÜŞÜNCE TİPİ çıkartma hakkımız da yoktur. Vardır diyorsanız, balon dünyanızdaki gerçekleriniz mübarek olsun!..

    Ne Rasulullãh’ın uygulamalarında ne de Kur’ãn’da Allãh isimlerinin telaffuzunu, hem de anlamlarını bilmeden tekrar edin diye bir ÂDET/ÂYET yoktur. Lütfen kaynak gösterin!..

    Bu uygulamaların tamamı araştırılırsa şayet, Hint kültürü/Budizm etkisi ile tasavvuf kültürüne sokulmuştur. Çünkü bu isimlerin tekrarlarının adı ZİKİR değil, tam tamına MANTRA’dır!..

    Peki, işe yarıyor mu? Yazı içerisinde de belirttiğim üzere…

    “Anlamını bilmeden zikir çektiklerini” ve de fayda gördüklerini söyleyenler “Dua ve Zikir” kitaplarındaki “bu duayı şu kadar çekerseniz sizde şu özellikler açığa çıkar” ifâdelerine şartlandırıldırılmaktadır (plasebo etkisi). Şartlandırıcı cümleler sn.’de 2000 bitlik (birim diyelim) işlem yapan Bilincin farkındalığı ile okunurken, Bilinçaltı sn. de 4 milyar bitlik bir bilgiyi işlemeye devam ediyor. Bu korkunç yüksek bir değerdir!

    Kişi yinelediği kelimelerin TEFEKKÜRünü yapmasa da, en azından defalarca tekrarladığı kelimelerin/kalıpların ne olduğunu merak etmekte, ufak çapta araştırmalar yapmakta, bunlar üzerine düşünüp-taşınmakta, sohbetler yapmakta, ikna olduğu noktalarda kendini duanın/Zikrin getireceği yarara daha da çok şartlandırmakta ve yararlarını görmektedir (örn. sigara bırakılır).

    Sevgili Yolcu,

    Sizin sigarayı veya alkolü bırakmanız bu tekrarlardan değil, tasavvuf konularına olan ilginizden, haşır neşir oluşunuzdan beyninizin yeniden programlanması gerekçesi iledir.

    Siz kendinizin işe yarar olduğuna örnek olduğunu söylemişsiniz. Buradaki mantık hatası, nedeni yanlış yere bağlıyor oluşunuz!

    Ben de kendi çevremde mürid ismini çektiği halde bir işe yaramadığını ve terk ettiğini söyleyenleri tanıyorum. Ne olacak şimdi?
    Onlarda işe yaramamasının nedeni, Ahmed Hulusi okuyucularıyla tanıştıktan sonra bu tip konulara kafa yormak yerine hemen kolaycılığa kaçıp mürid ismini tekrar etmeye başlamaları..

    Bir de eksik anlaşılan nokta var. Yazıda o kelime üzerinde düşünmek/tefekkür ile kastedilen elbetteki, “hımm şu mürid de ne demek, bi düşüneyim” değil, İRADEmizi güçlendirecek konuları, düşünceleri, davranışları hayatımıza çekmek demektir. Kelimelerin üzerinde düşünerek veya düşünmeyerek tekrarından bahsetmiyorum! Bizden istenen bu değil.

    Matematik bilgimizi artırmak; matematik, matematik, matematik … şeklinde tekrarlar yapmak veya “matematik kelimesi üzerinde düşünmek” değil, matematiğimizi geliştirecek konuları zihne/hayatımıza getirmek ve çalışmaktır. İşte zikir budur!

    Sizin sigarayı bırakmaya heveslenmeniz, niyet etmeniz, inanmanız ve gördüğünüzde ondan kaçınmanız ZİKİRdir.

    Yazıda bahsedilen teFeKküR Kur’ãn’da da isimleri sayılan teZeKküR (geçmişe yönelik düşünme süreci), teDeBbüR (geleceğe yönelik düşünme süreci), taAKkuL (geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kurma), teFaKkuH (bağlantılardan sonuç çıkarma) ve teFeHhüM (anlama, farkında varma) aşamalarının bütünüdür. Bu sürecin bütünlüğüne Tefekkür denilir.

  26. Ve son olarak demişsiniz ki;

    “Arapça telafuz ettiğimiz o kelimeler alt boyutlarda işlevini yerine getirir anlamlarını düşünmesek bile”

    Lütfen, bu kanıya nasıl vardınız? Bilimsel veya dini kaynağınız var mı? Zanna (deneyimlenmemiş bilgiye) mı dayanıyorsunuz, yoksa bu şekilde mi inandırıldınız?

    Yeryüzündekilerin ezici çoğunluğuna itaat edersen, seni Allãh yolundan saptırırlar, onlar ancak zanna (deneyimlenmemiş bilgiye) tâbî olurlar.

    Bir dil olarak Arapçada fonetik açıdan yüzyıllar boyunca meydana gelmiş olan olası değişimleri, diğer ırkların bireylerinin orijinal sesleri çıkarma noktasında yetenekleri olup olmadıklarını, tilavetteki telaffuz hatalarını da hesaba katarak (telaffuzun değişmesi doğal olarak frekansı değişterecektir) zikirlerin ille de Arapça olması gerektiği konusunda ısrar ediyor musunuz?

  27. DÜŞÜNCELERİMİ ÖZGÜRCE PAYLAŞIYORUM…

    HAYIR !

    BEN HULUSİ AKTEN’İ SEVGİLİN HANS’A SORACAĞIM, SEVGİLİ BERKAY…
    …………………..
    Beni şaşırtan şey (zamanında) Elbistanlı arkadaşların nasıl olup da Hem Hans’a hem de Hulusiye aynı anda sevgi besleyebildikleridir.

    Zira Hans Hulusi için “Din Taciri” demektedir. “Edindiği aidatlarla köşe döndü” diyerek suçlamaktadır. Bir ton altın:) sahibi olduktan sonra Amerika’ya tüydüğünü belirtmektedir.

    6. Beni şaşırtanlardan biri de hacker’lerden birinin Ahmet Hulusi (Soyadı Akten) çıkmasıydı. Bu kişiyiortağı bulunduğum KitSan yayınevine alan benim, yani kitaplarının yayınlanmasına izin veren benim.

    Bu kişi ünlü olmasını iznime borçlu olduğunu unutmuş galiba, “Sigara içtiğim” için benim “Şeytan” olduğumu bunun ayet olduğunu yazmış. Oysa Colomb yeni kıta Amerika’yı 1500 yılında keşfetti ve orada tütünü çubuk-pipo ile içen kızılderililerden alarak tütün bitkisini Avrupa kıtasına getirmesi ve yayılması 1700′lü yılları buldu. Böyle bir olgu 1400 yıl önce nasıl ve hangi ayette yazılı anlamadım.

    Bu arkadaşla alıp veremediğim şu olayla başladı: İlk kitabının nasıl olduğunu bana sorduğunda rastgele bir yeri açıp okudum. Diyordu ki, “Cehennem Güneştir” Oysa Kur’an’da “Güneş ve dünyanın dümdüz uzatılacağı ve bir mızrak mesafesi tepede beyinleri kaynatacağı, buna ek olarak Zebanilerin Cehennemi oraya taşıyacağı hatta Cehennemin Zebanilerin elinden kurtulup saldıracağı yazılı. Yani orada hem Güneş hem de Cehennem ikilisi varken, nasıl olur da “Güneş Cehennemdir” denirdi ki? Yanıtı şöyle oldu: “Ne yapalım yazdım bir kere, ilk alanlar okudu. Ben bunu düzeltirsem bilgimden kuşkulanılar.” O günden sonra onu da samimiyetsiz ve güvenilmez, okuyucusunu yanıltıcı yazar olarak terk ettim. Çünkü Kur’an şöyle buyurur: “Eğer doğrucu yazarlardansanız Kur’an’a dayanan doğruyu haber veriniz. Eğer doğrucu okuyuculardansanız, Kur’an’a dayanmayana inanmayınız.”

    Bu kişi de din ticareti zenginlerindendir.

    Önce Antalya’ya yerleşti ve bir molla olarak edindiği aidatlardan kuyumculukla işe başladı. (Bir rivayete göre şahsi bir ton altın oluşturduktan sonra) şu anda olduğu gibi Birleşik Amerika’ya yerleşti ve Fethullah Gülen ile Edip Yüksel ile birlikte orada yaşıyorlar. Çünkü “Deccal Atatürkçüler ve Türk ordusu Şeriatın mimarları olan bu kişilerin Türkiye’de yaşamalarına izin vermiyormuş.Onun için Amerikan yurttaşı olmuşlar”mış. Haberin Kaynağı ise kızı gibi Amerikan yurttaşı olan Merve Kavakçı’nın bizzat kendi basın toplantısı…

    http://64.233.183.104/search?q=cache:7tleLQHIrWwJ:members.ly cos.co.uk/khaniff/ze-kitap/29.htm+aiberg+akten&hl=tr
    …….. DÜŞÜNCELERİMİ ÖZGÜRCE PAYLAŞMAYA DEVAM ETMEYECEĞİM… VE SEVGİLİNLE BİR PROBLEMİM DE YOK. AYRICA KALBİNİ KIRDIYSAM ÖZÜR DİLİYORUM. YÜKSEK TEFEKKÜR GÜCÜNÜ AHMED HULUSİ’NİN TEFEKKÜR GÜCÜ KADAR DEĞERLİ BULUYORUM… HAKKINI HELAL ET. BİZ HAKKI İSTERİZ ŞAYET BATIL İSEK VE HAKTA SEN İSEN BİZ NEFSİMİZE SENİ TERCİH EDERİZ… ALLAH DOĞRUSUNU BİLİR.

  28. Est. ne hakkı :) Sadece kişiler üzerinden değil de, fikirler üzerinden eleştiri yapmanı; yani örneğin, “Güneş neden cehennemdir veya değildir, zikir neden şöyledir-böylediri” mülahaza etmek isterdim, otorite putlarını devreye sokmadan! Ezberlediklerimizi aktararak değil, kelamımızla, bize ait olmuş bilgi ile konuşarak! Olur mu?

    Marifet, zıtları cem edebilmek, hasfe. Buna mı şaşıyorsun?

    Birini yererken diğerini yüceltmemek, zahire göre hüküm vermemek!

    Musa’nın Hızır karşısındaki durumuna düşmemek gerek. İç yüzünü bilmediğin olaylara Sabır göster, bırak gemi delinsin, çocuk ölsün. İç yüzünü öğrenmek istiyorsan Hans’tan açığa çıkan sonu bir türlü gelmeyen ilmine arkadaş/yoldaş ol.
    Elbistanlılar veya ben Hans’tan aktardıklarını bilmiyor muyuz sanıyorsun? Bu insanlar aptal mı? Buradaki SIR ne? ;)
    Hans’ın Ahmed Hulusi için söylediği olumlu cümleleri de bulmanı dilerim.

    “Ha onun kitabı okunmuş ha benim, fark etmez”,
    “Mana adamıdır”
    “dostum, özel arkadaşım” gibi..

    Bunlar ip uçları.. Benden bu konuda bu kadar. Benim işim birilerini savunmak değil, ilimlerine odaklanmak!.

    Düşüncelerinizi özgürce paylaşabilirsin, sıkıntı değil biliyorsun ;).

    Selam ve sevgiler.

    Not: Belki bilmiyor olabilirsin, çeşitli tezgahlarla dolandırıcılıktan hüküm verilen Hans aklanalı çoook oldu ve onca hastalığına ve ilerlemiş yaşına rağmen ilmini değerlendirebilenler için paylaşmaya devam etmektedir. Sevgili Ahmed Hulusi için de çeşitli dedikodular yapılmış; ama bunları dikkate alıp ilminden (öhhü, öhhü, 1 ton altınından) mahrum mu olalım?

  29. Sevgili AHHA
    zikr hakkında yazdıklarına aynen katılıyorum ve yazılanları desteklemek için Üstad A.Hulusinin kitaplarından bölümleri eklemek istiyorum.

    Kelimenin değil , düşüncenin yani MANA nın frekansı vardır.
    Beyinde önce Mana, düşünce vardır o manaya inansan da inanmasan da faydası var deniyor. Kelimeye inanmak değil kastedilen. Olmayan bir düşüncenin tekrarı veya inanılıp inanılmaması söz konusu olmaz zaten…
    Mana oluşmuşsa bu zaten imandır, Taklidi inanıp inanmamak bir şey değiştirmez…
    Kendimizden çıkan bir manası oluşmamış kelimelerin tekrarı (Allah rahman rahim hakim fark etmez) mantradır ve güzel uyku getirir. Esma manalarının tekrarı ise tam tersi bilinci açar uyandırır dinlendirir.
    Başkalarınca manası varsa da kendimizde oluşmamışsa o kelimeler yine de mantradır. Çünkü Üstad A.Hulusi “ başkalarının duası sizin duanız değildir veya Kendi mealinizi oluşturun” derken kasteddiğinin, manası kendimiz tarafından içi doldurulmamış kelimeler olduğunu anlıyorum. H Gürsoy…

  30. Bu hususta Üstad A.Hulusi nin kitaplarda yazdığı kısımlara topluca bakmakta fayda var aynen alıntılıyorum…

    ALLÂH Rasûlü, “OKU”muştur (ikra); ve bizim de “OKU”yanlardan olmamızı istemektedir!
    Bu nedenle de…
    Bizim korunanlardan olmamız için, “OKU”mamız zorunludur! “Çekmemiz” değil!..

    Hatta kesinlikle, “çekmekten” uzak durmamız gerekmektedir!
    ALLÂH Rasûlü “OKU”nasıdır!.. Sünnetullâh, “OKU”nasıdır!.. Eûzü “OKU”nasıdır!.. Bismillâh, “OKU”nasıdır!.. Kur’ân, “OKU”nasıdır!..

    “Eûzü çekmek”,

    âdet üzere, şartlanma üzere, bir şeylerden koruyacağı fikriyle, “Eûzü Billâhi mineş şeytanir raciym” demek; ve bunu, aklına düştükçe, kafana göre sırası geldikçe tekrar etmek, demektir!

    “Çekmek”, ötedeki birine yönelmektir; âdet, şartlanma, ezber veya taklit yüzünden!

    “OKU”mak ise; geçerli olan sistemi (Sünnetullâh) algılayıp kavrayarak, bunun gereği olan DÜŞÜNCE ve DAVRANIŞI ORTAYA KOYMAKTIR!

    İşte bu “kavrayış ve gereğini yerine getirmenin” adı, Kurân’da “İKRA”, dilimizde “OKU”maktır!

    HZ. RASÛL ALEYHİSSELÂMIN FERÂSETİNİN ÇOK
    BÜYÜK ÖLÇÜDE AÇILMASINA VESİLE OLAN,
    “İSİMLERİN MÂNÂLARI İSTİKAMETİNDE OLAN
    FETİHLERDİ…

    Hazreti Rasûl aleyhisselâm, Cebrail’in “SIKMA”sına mâruz kaldığı zaman, daha önce de izah ettiğimiz yönüyle, “ALLAH”ın bazı “isimlerinin mânâları” istikametinde son derece önemli “FETİH”lere kavuştu!.
    Bu “isimlerin mânâlarının” kendisinde daha büyük kapasiteyle ortaya çıkması, O’nun basiretinin, ferâsetinin, nüfûziyetinin (yani yöneldiği varlığın bâtınına nüfuz ederek onun yapısını, özelliklerini, varoluş gaye ve hikmetini sezme hassası) çok büyük ölçüde gelişmesine vesile oldu…
    Bu bir anda, şıp diye ortaya çıkan, veya çıkacak olan bir olay değildi…

    Kelimede; kelimenin şeklinde, isimlerde kalmayalım!.
    Bilelim ki, şuurumuzu örten, bilincimizi örten, en büyük perdeler; Kelimeler, kelimelerin sûretleri, o kelimelerin hayâlimizde meydana getirdiği imajlardır!.. Biz o imajları gerçek sanarak, onların ardındaki mutlak gerçeklerden perdeli yaşıyoruz.

    TEFEKKÜR ÂLEMİNİN SONSUZLUĞUNA AÇILAN
    KAPININ ANAHTARLARI, “KELİME”LERDİR!
    Kelime anahtarları, eğer beyinde düşünce kilitlerini açabilirse, insan tefekkür âleminin sonsuzluğuna kanat çırpar.

    Fâtiha’yı taklit yollu okumaktan kurtulmanın işareti, Kurân’da anlatılan mânâları kendinde bulmaktır; ve Kurân’ı yaşamanın mânâsı da sanırım budur…

    Buna karşın Âdem ise, yeryüzünde halife olarak zâhire çıkarıldığı için, hilâfetinin bilinci içinde, yaptığını ÖTEDEKİNE mâl etmedi; fâili hakiki olarak kendindekini gördü… Ve yaptığını nefsininin hakikatine bağlıyarak; yaptığı gerçeği örtme işi dolayısıyla; nefsinin hakkını yemiş olarak, kendisine zulümde bulunduğunu idrak etti…
    Bu idrak edişin anlatımı, içinde bulunulan idrak da; “Ben nefsime zulmettim” kelimeleriyle bizim anlayışımıza nakledildi…

    Yani kalıp kelime olarak biz bu cümleyi tekrarladığımız zaman, ne tespih etmiş oluruz; ne de dua!..

    O idrakın bize açılması, hissedilmesi ve yaşantımızda yer alması ise, Âdem’in istiğfarının bizim tarafımızdan paylaşılması demek olur; kanaatime göre…

    Artık lütfen düşünmeyi öğrenin…
    Cümleleri kelime kelime ele alıp o kelimeleri düşünmek lazım… Taklitten kaçınmak ilk yapacağınız iş olmalı…
    Bunun için de bana sorup, cevabı klişe olarak alıp, kabullenmekten vazgeçmelisiniz…

    BEYNİ KİLİTLEYEN,
    BLOKE EDEN NEDİR?
    Taklide dönük olarak yapılan herşey neticede duraksamayı ve de kilitlenmeyi getirir!.
    Beyni kilitlenme hâle getiren, bloke hâline getiren şey, taklitle iktifa etmektir!
    İnsanlığın katilidir, TAKLİT!
    Onun için demişlerdir ki: “Tasavvuf, tahkik işidir. Taklitle tasavvufa girilmez. Taklitle tasavvufta yürünmez”.
    Şeriatta taklitle gidilir; ama tasavvuf, tahkik ehline has bir çalışmadır.Tahkik ehline has bir irfandır.

    BEYİNDEKİ TIKANIKLARI GİDEREN,
    YENİ AÇILIMLAR SAĞLAYAN NEDİR?
    Aynı şey bıkkınlık doğurur, tıkanıklığı getirir.
    Peki, insanın kendini yenilemesi yeni şeyleri ortaya getirmesi, yeni şeyleri açması nasıl mümkündür?
    Burda demek ki bu sorunla karşılaşıyoruz…
    İşte o “yeni”yi ortaya çıkarabilmenin yolu, FETTAH’tan geçer.
    ”Fettah” isminin mânâsı sende açılır, hükmünü icra ederse, sende yeni yeni şeyler açılmaya başlar; yeni yeni şeyleri görür, hisseder, yaşar ve ortaya koyarsın.
    Konuşmamızın başında ne dedik?..
    Sendekileri ortaya çıkarabilmen için ayna olarak karşına konmuştur ESMÂ’ÜL HÜSNÂ!
    Yani Esmâ’ül Hüsnâ, yani Allah’ın isimleri sendeki vasıflara ayna olarak karşına konmuştur.
    Ötedeki Allah’ın, İlâh’ın, Tanrı’nın isimleri değildir onlar; sende mevcud olan mânâlardır onlar!
    Bu mânâlar sende açıldığı kadar, bu özellikler senden dışarı taşar. Bunun yolu da zikirden geçer, bilgiden değil!.
    ŞURA-52
    Böylece sana hükmümüzden ruh (Esmâ mânâlarını şuurunda hissetmeyi) vahyettik. . . Sen, Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsi nedir, iman neyedir bilmezdin! Ne var ki, biz Onu (ruhu), kendisiyle hakikate erdirdiğimiz nûr (ilim) olarak meydana getirdik, kullarımızdan dilediğimize! Muhakkak ki sen de kesinlikle hakikate (sırat-ı müstakime) yönlendirirsin!
    Okunuşu:
    Ve kezâlike evhaynâ ileyke ruhan min emrina; ma künte tedriy melkitabu ve lel imanu ve lâkin ceâlnahu nura, nehdiy bihi men neşâu min ibadina; ve inneke letehdiy ilâ sıratın müstakıyma.
    Anlamı:
    İşte sana buyruğumuzla Ruh’u gönderdik. Sen kitab nedir, iman nedir bilmezdin önceleri. Biz O’nu, kullarımızdan dilediğimizi hidayete ulaştırıcı nur eyledik. Şüphesiz ki sen de sıratı mustakıyme hidayet edersin
    “RUH” KELİMESİNİN BİR ANLAMI DA,
    “MÂN”DIR! …. Ruh gücü = Mana gücü

    “Onu kıvama erdirip, ruhumdan üflediğim zaman” (Sad-72)
    Burada dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan bedeninin, “insanî” hakikatı ortaya çıkartabilecek bir “kıvama”, kemâle gelmesidir.. Ki bu da yukarıdaki âyette ön oluşum olarak belirtilmiş; daha sonra da “ruhum” ifadesiyle “esmâ-i ilâhi’nin mânâları” anlatılmak istenmiştir! Bilindiği gibi “ruh” kelimesinin çok önemli bir anlamı da “mânâ”dır.

    RUHANİYET, SENDEKİ MELEKİ GÜCÜN GELİŞMESİDİR!

    En’am Sûresi, 74-79 arası âyetler:

    “Böylece, ikân−yakîn sahiplerinden olması için İbrahim’e, semâların ve arzın melekûtunu gösterdik…”
    “Zikir, ruhâniyeti arttırır” demişler.
    ”Ruhâniyet”, sendeki meleki gücün gelişmesidir! Ne kadar nùrun fazla ise, meleğin o kadar güçlü ve kapsamlı bir melektir… Ne kadar çok güçlü ve kapsamlı bir meleğin gücü varsa, diğer varlıklara o kadar yardımda, inâyette bulunursun.
    “Kur’ân ‘ı “OKU”mak demek, alıp eline sadece satırları okumak demek değildir!..

    O cümlelerde, sûrelerde, âyetlerde işaret edilen mânâları kavramak,hissetmek ve gerektiği şekilde yaşamak demektir… Kendinde bu mânâları bulacaksın; bulduğun zaman Kur’ân ‘ın ahlâkıyla ahlâklanmış olacaksın!..

    “Kur’ân böyle diyor ben böyle yapayım demekle”, oluşmaz Kur’ân ‘ın ahlâkıyla ahlâklanmak…

    “Kur’ân ‘ın ahlâkıyla ahlâklanmak” demek, Kur’ânda ifade edilenleri kendi özünde bulabilmek; ve kendini o âyetlerde işaret edilen boyutlarda bulabilmek; hissetmek ve yaşamakla mümkün olur.

    Bunu ne derece kendinde kemâle erdirebilirsen, işte o derece Kitabullahı okumak durumuna gelirsin.

    Tahkik kapısını aralayarak kendi meâlinizi oluşturmaya çalışın!

    Sizin en sadık dostunuz ne Ahmed Hulûsi ne de bir başkasıdır!… Yalnızca Kur’ân ‘dır!…

    Allah Kelâmı’nı anlamazsan; Allah’ın (ÖZÜNDEN gelen) kelâmını nasıl değerlendirebilirsin ki?…

    Nefsinden (özünden-zâtından) gelen hitabı anlayabilmen içindir ki, âfâkından kitap gelmiştir sana!…

    Enfüsünden gelen hitabı dinliyemiyorsan bu demektir ki âfâkından gelen kitabı OKUYAMIYORSUN!..Onu okuyamadığın sürece de enfüsünden geleni anlıyamazsın!…

    “Kur’ân OKUmak” demek; O’nun mânâsını anlamak demektir!

    Kur’ân âyetlerini okumak da öyledir!…
    Okuyanlar, kendilerine GÖRE mânâlandırırlar…

    Ama onu, inzâl edendeki murad ile okuyabilen, gerçekten onu OKUMUŞ olur!…
    Bu, işin en aşağı düzeyidir,anaokulu düzeyidir!”
    Kur’an ‘ı ele almanın ana okulu düzeyidir,Kur’an meâlini açıp okumak!

    HER DÜŞÜNCE
    “ALLAH İSİMLERİ”YLE İŞARET EDİLEN KAVRAMLARIN
    BEYNİMİZDEKİ BİR TERKİBİDİR!

    BEYİNDE OLUŞAN MÂNÂYI,
    “DÜŞÜNCE“ ŞEKLİNDE MÜŞAHEDE EDERİZ!

    DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ HERŞEY
    MELEKİ BOYUTUN SİZDE YANSIMASIDIR!
    Meleki boyutunuzu kendi dışınızda aramayınız!.
    Düşündüğünüz her şeyi meleki boyutun sizde yansıması olarak farkediniz…
    Gerçekleştirdiğiniz her şey sizdeki meleki boyutun kuvveti iledir!.
    Melekût âlemi, Allah’ın isimlerinin işaret ettiği mânâların zâhir olduğu bâtın âlemidir.
    DÜŞÜNSEL BOYUT,
    EBEDİDİR!

    HER DÜŞÜNCE, BEYİNDE BELLİ HÜCRE
    GRUPLARI ARASINDA BİR TİTREŞİM VE ELEKTRİK
    AKIŞI OLUŞTURMAKTADIR!
    Beyinde, ne kelime vardır, ne resim vardır, ne görüntü vardır…
    Beyinde her bir anlamın, belli hücre grupları içinde yerleşik belli frekansta bir titreşimi vardır. Beyin hücreleri sürekli titreşim hâlindedir. Bir elektriksel titreşim hâlindedir.

    Beyinde görme yoktur.
    Beyinde işitme yoktur.
    Beyinde şekil yoktur.
    Beyinde sadece ve sadece “kavramlar” sözkonusudur.

    ALLAH GİBİ DÜŞÜNEN,
    SÂFİYE NEFS NOKTASINDA
    KENDİNİ TANIYABİLENDİR!

    “ALLAH GİBİ DÜŞÜNME“
    “ALLAH AHLÂKIYLA AHLÂKLANMAK“TIR!

    ALLAH GİBİ DÜŞÜNEBİLMENİN EŞİĞİ, BASAMAĞI;
    “EVRENSEL DÜŞÜNEBİLMEK”TİR!

    AMAÇ, DÜŞÜNEBİLDİĞİN KADAR GÖREBİLMEKTİR!

    Gördüğün kadar düşünmek yerine; düşünebildiğin kadarını görebilmektir amaç!.

    NECM-11 – Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.

    “Esmâ” mertebesine sanki ayna olan “beyin” adını verdiğimiz, “kalp” diye “şuuru” itibarıyla tanıtılmış yapı, eğer “fuad” denilen “holografik gerçeklik”ten kaynaklanan ve varlığındaki “Esmâ” hakikatinden projekte olan “ilmin şuuru” ile “iman nûru” olarak işlev görürse, açığa çıkar!..
    Ancak bu açılımın sonucunda, “kalp” gördüğünü yalanlamaz ve o hakikate göre yaşar ki getirisi, varlığında gören “Basıyr”, işiten “Semi”, konuşan “Keliym” olur… Ama bakanlar, hâlâ onu insanca görür, yaratılış amaçları gereği!

    DÜŞÜNSEL KİŞİLİĞİNDEN ARINMADAN
    “ALLAH GİBİ” DÜŞÜNEMEZ;
    “SİSTEM” VE İÇİNDEKİLERİ DEĞERLENDİREMEZSİN!

    TEFEKKÜR,
    “ZİKİR”İN HÂSILASIDIR!
    ZİKİR, birinci anlamda, “ALLAH”ın belirli isimlerini ya da belirli duaları tekrar etme diye anlaşılır.
    ZİKİR, ikinci anlamıyla ise, hatırlama, anma, üzerinde durma şeklinde anlaşılır.
    Daha üst boyutta “ZİKİR” ise tefekkürü yani derin ve kapsamlı düşünceyi doğuracak bir biçimde konunun üzerine eğilme olarak anlaşılır.

    TEFEKKÜR ÂLEMİNİN SONSUZLUĞUNA AÇILAN
    KAPININ ANAHTARLARI, “KELİME”LERDİR!
    Kelime anahtarları, eğer beyinde düşünce kilitlerini açabilirse, insan tefekkür âleminin sonsuzluğuna kanat çırpar.
    TEFEKKÜR, SORGULAMAYLA BAŞLAR!
    Herbirimiz, aldığımız şartlanmalara göre, “şartlanmalara göre” diyorum, çünkü gerçek tefekkür yani fikir yürütme SORGULAMA ile başlayan fikir yürütmedir!
    İNSAN TEFEKKÜR KABİLİYETİNE GÖRE
    BİLİNEN BOYUTLARIN ÇOK ÖTESİNDE
    BİR YAŞAM ŞEKLİNE GEÇEBİLME İMKÂNINA SAHİPTİR!

    Şimdi, bir insan tutup da Hulûsi diye bahsettiğinde, seni ilgilendiren Hulûsi’nin özellikleri midir, “ismi” midir?

    Sen tut ki, elinde tespih, bütün gün Hulûsi diye zikretsen, ne getirir sana? Hiçbir şey getirmez… Getiremez ki!.. O, bir işaret kelimesidir! Yani, böyle biri var, git bunu değerlendir anlamınadır, senin Hulûsi’ye yönlendirilmen!
    Sen, “işaret” kelimesi olan “ismi” alıp da zikir kelimesi yapıp tekrar edersen, o işin ilmi sende yokken; otuz yıl da geçse; kaynar mı kazan altında ateş yanmayınca?!!
    Olay bu!.. Maksat, önemli olan; işareti değerlendirip, işaret edilenle meşgûl olmaktır!
    İşte! “Allâh”ın “Esmâ ül Hüsnâ”sı bize bu amaçla bildirilmiş.

    Devamlı “Allâh” isminin zikri yeterli “marifet” oluşturmaz! Çünkü O, bir varlığın ismidir. O ismin işaret ettiği varlığın senin varoluşunu meydana getiren özelliklerini vurgulayan, anlatan

    “Esmâ ül Hüsnâ” dediğimiz mânâ isimlerinin zikri yapılır.
    Çünkü, sendeki o isimler, sendeki belli özelliklere işaret eder ve onları açar. Dolayısıyla, insanın tekâmülü, gelişmesi Esmâ zikrindedir.

    Kim ne kadar Esmâ zikri yaparsa, o yaptığı zikirin işaret ettiği özellik istikametinde; ve o kişinin istidat ve kabiliyeti kadarıyla açılımları olur. Kişinin zikir yapmadan da, kendini tanıması (bilmesi değil) asla mümkün değildir.
    Adam, “lâ ilâhe illAllâh” ve “Allâh” zikirlerine kırk yıl devam eder. Ama, bakar ki, hiçbir değişme yok! Olmaz tabii ki! Tekâmül, gelişme ancak, “Esmâ” zikri ile olur.

    “Zikir” diye işaret edilmiş “beyinde kavram tekrarı” şeklindeki çalışmanın yukarıdaki tanrıyı hoşnut etmek için değil, insan beynindeki farkında olmadığımız özelliklerin ortaya çıkması içindir…

  31. . Yalnız bir hususu da unutmamak lazım,
    orijinal haliyle bütün dualar ve ayetler ilk defa Peygamberimizin dilinden beyninden zuhur etmiş olduğundan ondan yayılan mana ve kalıp birbirinden ayrılmaz bu cümle kalıplarını muhafaza etmek zorundayız mananın ise sonu yok…Peygamberimiz Türkçe söyleseydi Türkçeyi muhafaza etmek önemli olurdu bu ilk zuhurun önemindendir yoksa hiçbir dil kutsal değildir.Hüseyin gürsoy

  32. Sayın Berkay Özcan size ne kadar teşekkür etsem az, Allah razı olsun. Ahmed Hulusinin söylemlerine yanlıştır asla demiyorum ama sorgulamadan bir kitaptan okunanı kabul etmek ve onun bir savunucusu olmakta ne kadar doğrudur? Bazı insanlar ne yazıkki Ahmed Hulusi yi tek doğru merci olarak belirlemiş, sorgulamadan sadece onun kitaplarını okuyarak herşeyi doğru kabul ediyor.Neden? Ya öyle değil ise? Hiç düşünmek yok “Güneş ve Cehennem”  gibi… Çok cahilim bu konuda ama bunu da kabul edemiyorum, benim DNAmda bu yoook :) kodum bozuk :) Muhtemelen öyle diyorlardır çünkü nasipsizsin diyorlardır… Kimsenin düşüncesiyle hayatımı yönlendirememki önce kendim inanmalıyım..Sürekli en ufak birşey de oku oku yok sen “müriyd” çekmediğin için böyle olmuşsun diye bazı arkadaşlarımın bunları söylemelerinden çok sıkılmıştım soğudum da okuyamaz olmuştum zaten hiçbirşey namazdan da soğumuştum,  1 senedir oluşmaya başlayan merakım da körelmeye yüz tutmuştu anlayacağınız.
    Teşekkür ederim yolumu aydınlattınız.

  33. Vav kardeş sizin Ahmet HULUSİ ÜSTADI anlayamadığınızı düşünüyorum. Çünkü kendisinin bütün yazdığı eserler,seslendirdiği eserler menfaat gözetmeksizin sadece ilim adına yapılmıştır.Dua ve Zikir kitabını okudum da yararlanamadım diyen kimse yoktur. Üstad dinden soğutmaz,aksine islamiyete karşı bakış açımızı değiştirir.Eminim kitaplarını daha dikkatli okursanız yararınıza olacaktır.Allah yolunuzu açık etsin.

  34. ben Ahmed Hulusi’nin soğuttuğunu söylemedim dikkatli okursan, sadece onun dediği doğrudur şeklinde otorite haline getirenlerden sıkıldığımı ve baskıları yüzünden soğuduğumu söyledim kardeşim. Ahmed Hulusi kendisi demiyor mu düşünebilen beyinlere diye… Bıraksınlar düşüneyim, nedir bu sadece dünyada yaşayan tek alim odur ve sadece onun dediği doğrudur baskısı… 

  35. Hiç bir âyet ve hadiste…

    Ey müminler, şu duaları, namazda şu ayetleri Arapça okuyun diye ifâdeler yoktur.

    Kur’an’ın Arapça oluşunun ZORUNLU NEDENİ, âyette de bildirildiği gibi SADECE “ANLAYALIM” diyedir. Çünkü hitap olunan ilk çekirdek toplum Arapça konuşanlardan oluşmaktadır. Bu ayetin RUHU, Kur’ânı ANLAYIN’dır, telaffuz edin değil.
    Selmân-ı Fârisi Rasûl’e, “Fatiha’yı kendi dilime (Farsça) çevirip namaz kıldırabilir miyim” diye sormuş ve izin almıştır. Bunlar neden yer almaz FIKIH kitaplarında?

  36. allahın selamı üzerinize olsun.
    Dualar esmalar anlamları dışında bir özellik daha taşırlarki,çok acaibdir.
    oda dua veya isimdeki harfler.
    örneğin el basir isminde şöyle bir olay var .
    başta el ya bunlar isme dahil değildir isim ba sad ra harflerinden meydana geliyor.
    ba yeri nefsi levvame olup kapalı hapsedilmiş şeyleri temsil eder yeri beynin sol tarafındadır.
    sad ise yeri nefsi mutmainnenin üçüncü derecesi olup beynin ortasındadır ve bir şeyi bilmeyi temsil eder.
    ra ise yeri nefsi mardiyyenin üçüncü derecesi olup oda ilmi bilgiyi temsil eder.
    bir kimse anlamını bilsede bilmesede el basir ismini her an tekrar etse bir seneden belkide aylar sonra kendisinde nerden öğrendiğini bilmediği ilimler hasıl olur .
    ve hafızası keskin olup basiret gözü açılır melekleri ve cinleri görür

  37. son zamanlarda çok mango yedim. faydalarını okudum ve öğrendim. Faydalarını bilmeden önce yediklerim boşa mı gitti?
    Anlamı bilinerek zikir nasıl çekilir?
    Ahmed Hulusi şunu der ki bende katılıyorum.
    Önce zikir çekilir.(anlamını bilmeden) bilinç mertebelerinden geçilerek hiçlik mertebesine gelinir.ne zamanki batınınızda ‘bismillahirrahmanırrahim’ mertebesi oluşur,beyin programlanır(esma merteben,ruh) Şehadet eden zaten bizzat kendisidir.Sonra mana bilinir(varlığın hakikati).Bizzat yaşayarak İKAN hali oluştuğu için yazıyorum.Yakin hali zaten böyle oluşur kişide.Ama ne olursa olsun alemler birer hayaldir. Allahu la ilahe illa hu el hayyul kayyum…Gaybın zahir olması MANA nın ta kendisidir. Gaybı bilen ise Yalnız Allahtır (Zati boyutta). yanlışım varsa düzeltin..selamlar..

  38. Sevgili arkadaşlar,bilim ile,şu kıt aklımız ile biz ALLAH’ı tanıyabilecegimizi mi zannediyoruz?
    Şehadet yalnızca O’na hastır.Yukarıda yazdığım hiçlik mertebesi o kadar kolay mı sanılıyor?Her insan yapabilir mi?Neden Allah dilediğini kendine seçer sanılıyor?
    Allah emaneti yalnız KALP’tir insanda.O kalp ise yalnızca O’nu tesbih için(kulluk) için verilmiştir.Aşk bu mertebenin en üstüdür belkide bilemeyiz.Sevgi kendinde O’nu bulman,Aşk ise onda yok olmandır.İnsanın yaşadığı her zorluk kalbine işleyen bir hançer misalidir.Yok eder sevdiklerini, aileni, arkadaşlarını,vs. Nasıl yok etmesin ki kimliğiniz siliniyor.Yeni bir çocuk doğuyor sancılı olacak elbette!Bu iş Kalp işidir.Allah hazmını versin herkese…Selamlar.

  39. Üstad selâm.

    Bazı disiplinlerde zikir konusuna paralel olarak “râbıta” da ekleşik olarak veriliyor. Zikir sayısı ve verimliliği açısından yukarıda yazınız konseptinde bu ilişikliğe/ekleşikliğie nasıl bakalım?
    Bu ikisinin etkileşimi/mekanizması nasıl işliyor ki bunda fayda görülüyor veya bundan fayda bekleniyor?

  40. Osiris, ne Rasul’un ve arkadaşlarının uygulamalarında, ne Kur’an’da bu tarz bir uygulamaya, rabıtaya işaret bulunmuyor, bulan beri gelsin, beni ikna etsin lütfen :). Aksine Cahiliye dönemi müşriklerinin bir uygulamasıdır, yüce olduğu var sayılan bir zatın şahsını Allah’a yakın olabilmek için düşünme/çağırma (Zümer-3). Hint kültürünün etkisi ile 150 yıl önce icat edilmiş, Tasavvuf kültürüne (daha doğrusu sadece Nakşibendilik ve Kadiriliğin kollarında var yanılmıyorsam) yamanmış bir kavram yani, Rabıtâ..

    Ama “rabıta” diye bir şey mümkün değildir de demek istemiyorum, sadece dinde tavsiye/emr edilen bir uygulama değildir, her bilincin yapabileceği bir uygulama değildir. Çünkü “bilinci güçlü” insanlar arasındaki telepati tarzı bir etkileşim diyebiliriz rabıtaya kısaca. İnsan çok sevdiği insanlarla, eşiyle bile yeri geldi mi bu rabıtayı, rabt olmayı yakalayabilir, KENDİLİĞİNDEN (=dur hele bir rabıta yapayım şeklinde değil).

    Bunun mekanizmasının da sizin de bir fizikçi olarak bildiğinizi düşündüğüm, parçacıklar arası yerel olmayan etkileşimler ile ilintisi var diye düşünüyorum.

    Yapılan deneyler aynı kaynaktan çıkmış fotonların veya izole bir ortamda etkileştirilmiş iki foton/elektron/atomun, evrenin en uzak iki ucuna gitmiş olsalar dâhi birbirleriyle anında haberleştiklerini göstermiştir. Bu yerel olmayan (=ışık hızının kat be kat hızlı bir şekilde veya anında) etkileşimin sebebi, o iki foton/elektron/atomun kuantum dalga fonksiyonlarının etkileşim anında birbirine dolanıp (=daha doğrusu tek=aynı dalga deseni olup) “uyumlu” hareket etmeleridir. İki foton/elektron/atom zerrecikliklerini bırakarak aynı dalga Bütünlüğüne âit oluyorlar, bütünün/dalganın parçaları olmadan. Bu tip parçacıklara “Dolanık Parçacıklar” adı veriliyor.

    Ben bilincin, zihnin de; dağınık ışık yayan ampul/floresan lambası gibi değil de, bir lazer gibi uyumlanmış/koherent Kuantum olasılık dalga paketi olarak gören bilimsel modelleri doğru buluyorum ve dolanık parçacıklar gibi dolanık zihinler/bilinçler arası uyumların olacağını da düşünüyorum.

    Çok kısaca bahsettiğim bu uyumlanmalar, en alt düzeyde tevafuk eden olayları (anlamlı tesadüfleri), birbirine yakın/birbirini seven insanların aynı anda benzer/aynı şeyleri düşünmelerini/hissetmelerini/hatta aynı rüyaları görmelerini :) (algıda seçicilik olan olayları saymıyorum), daha üst düzeyde telepati, rabıta, feyz tarzında fenomenlere açıklık getirebiliyor.

    Bizler de bilincimizin/kuantum dalga bedenimizin, varlıkla olan dolanıklığımızı artırarak [dolanıklığı artırmanın yolu (tüm varlıkla parçacık düzeyinde etkileşemeyeceğimiz için), etkileşime geçtiğimiz her şeyi çok SEVMEK olacaktır. SEVGİ en hızlı yoldur] uyumumuzu, akışımızı, huzurumuzu, hissedişimizi de artırabiliriz.

  41. merhaba…
    yazılarınızda verdiğiniz bilgiler çok güzel.işaret ettiğiniz farkındalığa kavuşmanın yöntemi veya yöntemleri ne olmalıdır? Bu konuda kapsamlı bir yazı yazmanız mümkün mü? Selamlar..

  42. bilinçaltına etki eden mp3 ler , olumlamalar ve görüntüler vb. gibi şeyler,
    bir müziğin arkasına veya bir görüntü içine gizlenip dinletiliyor veya seyrettiriliyor ve arka planda çalınan ses hiç duyulmamasına rağmen
    davranış , düşünce değişikliği meydana getiriyor…gibisinden deneylerin olduğu biliniyor..
    bu durumda anlamını bilmeden zikretmenin etkisinin olmadığını söylemek doğru olmaz diye düşünüyorum.
    Ancak şu olabilir : tefekkür ederek içinde yaşayarak , konsantre olarak zikreden kişi ile arasında fayda bakımından fark olur…

  43. Atladığınız nokta, bilinçaltı telkinlerinde kullanılan cümleleri, görüntüleri veya sesleri bilinç düzeyinde beynin tanıyor oluşu, ve bu tanıdıklık nedeniyle bilinçaltının buna tepki vermesidir.

    Bilinçaltı müziğine sıkıştıracağınız anlamını bilmediğiniz örneğin Hintçe bir cümle “मैं अच्छा महसूस हो रहा है (Maiṁ acchā mahasūsa hō rahā hai)” tekrarı kendinizi iyi hissetmenize neden olmayacaktır, değil mi?

  44. Depresyon ,panikatak gibi beyin hastalıklarını beyine ilgili frekans göndererek iyileştirme yöntemleri bulunuyor..Beyin, anlamını hiç bilmediği seslere/frekanslara uyum sağlayıp sağlığına kavuşabiliyor.
    Hayvanların kelime manalarını hiç bilmediğini kabul ediyoruz.Bir papağanı alıp, kelime öğretebiliyoruz.Bunun ona ne faydası var. Hiç anlamını bilmediği kelimeyi tekrarlamasının?
    Daha çok sevilmesine sebep oluyor.Söylediği kelimeyi bilmeyen bir papağana göre daha iyi bakımına sebep oluyor.Daha iyi yemek yemesine sebep oluyor.İnsanlık için ise;Allah ın bazı esmalarının ortaya çıkmasına ve Zahir olmasına görülmesine sebep oluyor:
    “Bak şu kuş bile öğrenebilirken, ben insan olarak hayli hayli başarırım şu beceremediğim işi” diyerek insanda mücadele dayanma gücü , azim gibi ruh hallerinin gelişimine , bazı esma özelliklerinin açığa çıkmasına(zahir, aziym ,halik,musavvir (hatta bütün esmalar ile de bağlayabilirim..) )belki ani bir karar değişikliği ile hayatının bile gidişatını değiştirmesine vesile olabiliyor…
    Bir de şu fark var: Hintçe veya arapça bir kelimeyi/cümleyi zikir için söyleyecek isem; anlamını araştırırım. Ancak Söylenecek cümle Kurandan ise anlamını araştırmama bile gerek yok(Bu noktada Tembeller için bir not:Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olurmu).
    Çünkü Her kelimesi ALLAH ı anımsatıyor.Sadece ALLAH ile ilgili / bağlantılı bir söz zikrettiğini bilmek bile , o zikirden fayda sağladığımı göstermezmi : Kulum, benim ismim
    geçtiği için (direk olmasada anlam bakımından.) bu zikri koşulsuz kabul etti ve zikrediyor.
    der ve cevabını da verir ALLAH diye düşünüyorum.

    Şöyle düşünelim: Anlamını bilmeden zikrediyorum , bir yandan da başıma gelmiş bir olayı düşünüyorum, veya daha basiti hayal kuruyorum.Kendim için olan faydasını söylüyorum :
    Hayalimle meşgul iken bir yandan da zikirle meşgulum (belki dilim zikrediyor beynim başka bir şey düşünüyor diyebiliriz).Bu zikrin beni üçüncü bir meşguliyetin yolunu tıkadığını (çünkü üçüncü meşguliyetin kafamda olması gereken yeri zikire ayırmış olduğum için) düşünüyorum.
    Diğer faydası , dikkatimi bu zikre vermeyerek bu zikirin beynimde oluşturduğu ilave elektrik ile o sırada düşündüğüm diğer
    olayı besliyorum(burdaki örnekte hayalimi beslemiş oluyor). Bu da hayalimin üzerine daha konsantre olmuş oluyorum ve fiiliyata döndürme noktasında , kararlarımda daha isabetli
    olmuş oluyorum…

    Bir de tam tersini düşüneyim : Zikir esnasında , Hayal etttiğim olayları besleyen düşünceleri kontrol edip , zikire yoğunlaşırsam ne elde ederim? Yani bu seferde beynimdeki
    zikiri beslersem…
    Bu durumun getireceği maddi + manevi faydayı da işin ehilleri söylesinler kapasitesilerinin alabilir diyebileceği kişilere ve karşılığını öğrettikleri kişiden değil , sonuçların getirilerinin sahibinden geleceğini bilerek..

  45. Değerli Fatih, beyin anlamını, sonuçlarını veya hakkında hiç bir şey bilmediği şeylerden etkilenmez demiyorum ki :) bu mantığa aykırı olur zaten. Örneğin, kullandığımız ilaçlar, bize içirilen şuruplar vs. vs.. Bu farklı konu..

    Kurgun mantıklı dursa da anlamı bilinmeyen kelimeler (konumuz kelimeler) için delil teşkil etmez. Senin bu mantık kurgunu, akla yaklaştırmayı ben de yukarıdaki Hintçe cümlenin insanlara bir takım özellikler açığa çıkartması için delil olarak kullanabilirim o halde? Anlamasan da günde 100 defa tekrar et kendini iyi hissedeceksin mi diyeyim !? (ki iyi hissetmesi de kişinin cümleme şartlanması nedeniyle olacaktır, tekrar ettiğinden değil.)

    Ama buna hakkım yok. Bu iddiaların dinden delilleri de yok.. Allah’ın öğretmediği tarzı, ORJİNALİ orada dururken, yozlaştırılmış, sarhoş edici versiyonunu, faydaları olsa bile anlatmam insanlara..

    Kendimi tekrar etmeyi tercih etmediğimden….

    /zikirde-hissedisin-onemi/#comment-107
    /zikirde-hissedisin-onemi/#comment-131

    Biz ne olduğunu bilmediğimiz, hatta iddiaya göre bilmeye bile gerek duymayacağımız kelimelerle arınabileceğimizi zannediyoruz. Konumuz kelimeler ve Allah’ı idrak; papağın şartlı refleksle kazandığı özellikler, beynin var olan dalga yapısını dalga göndererek, fiziksel müdahaleyle vs. modifiye ederek kendini iyi hissetmesi değil..

    “Sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye/ağzınızdan çıkanı anlayana kadar Salat’a (ki Zikri de kapsar) yaklaşmayın” diyor ayet. Demek ki ibadetten veya sarhoşluğun yasaklanmasından maksat, ne söylediğimizi bilmek, önemli olan nokta bu.

    “Allãh’ı Zikredin… O’nun size gösterdiği gibi..” (2/198)
    “…Atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha şiddetli olarak Allãh’ı zikredin…” (2/200)

    {O’nu nasıl anmamız gerektiği açıktır. Rabbimizi en asgarî düzeyde atalarımızı düşündüğümüz, haklarında konuştuğumuz, onlara saygı duyduğumuz, onları sevdiğimiz kadar ki hissiyatla anmamız, hatırlamamız tavsiye ediliyor. Hiç kimsenin âyetteki zikir kelimesinin yaptığı çağrışım gereği babasının/dedesinin ismini eline tespih/zikirmatik alarak belirli sayılarda, hızlıca, mekanik bir şekilde tekrarlamadığı açıktır. /zikir-beyin/ }

  46. ” Anlamasan da günde 100 defa tekrar et kendini iyi hissedeceksin mi diyeyim !?”
    Sen doktorsan ben hasta olarak sana gelmiş isem , önceki hastalarının nasıl tedavi edildiğini de gördüğüm için seni dinlerim.
    Ama sende doktor olarak verdiğin ilacın etkisine inanmalısın, sen inanmadan verince ben senin verdiğin ilacı içmek bile istemiyorum.Sadece sen kırılmayasın diye alıyorum , çiçeği kenarına bırakıp suluyorum…

  47. “işarette bulunulmamış” demişiniz, (sizin şu anlamı ihtiva eden(açık ve kapalı olarak) “Böyle de Tekrar ETMEYİN” işaretini de ben göremedim.)
    işaret göstereyim (yanlışlar ise de doğruyu siz gösterin ki güzeli bulalım):
    hadis ve ayetlerde geçen belirli sayılar mevcut.rahman suresinde tekrar tekrar söylenenen ayetler..
    örnek: 33 er defa sübhanallah, elhamdülillah, allahuekber.
    ayet örnek :Allahı çok zikredin —> çokluk ifadesi tekrar belirtmiyor olabilir.
    tekrar etmeyin aynı Allah ismini de demiyor ama!
    Başka canlı örnekler: Az veya çok herkesin kişisel yaptığı zikir(tekrar) kiminde rahatlama
    mertebesinde , kiminde çok daha ileri düzeylerde açılım sağlamıştır.
    Başka bir örnek: Duanızda ısrar edin manasında yada tam bu olan bir hadis.Israr=tekrar tekrar duaya devam edin.
    Bağlantılı olarak Bir ayet:En güzel isimler Allahındır.Ona o isimlerle dua edin. Buna göre aynı Allah ismini tekrar tekrar söylememde
    bir sakınca yok.
    Ve namaz ; her gün defalarca tekrarlanmıyor mu?
    ve Ahmed hulusiden; 100.000 ihlas okudum öğrenci iken hemde 20 gün gibi bir sürede (çarpma toplama işlemleri ile ne kadar
    tefekkür edilemediği ortaya çıkar, Buna rağmen bu insanda nasıl bir açılım meydana geldiğide ortada)…
    ve bir çok evliyanın zikri şudur , budur gibi yazılar..
    ve; bana çok salavat getirin…–> tekrara işaret..

    1 inci paragrafta telaffuzun (ağızdan çıkan bir KELİMEnin kişiye anlam kazanması diye biliyorum anlamını) sistemde yeri yok
    diyorsunuz.

    4üncü paragrafınızda KELİMEye enerji yüklüyorsunuz.

    Söyledikleriniz arasında ÇELİŞKİ hissi doğuruyor bende.

  48. “Matematik bilgimizi artırmak; matematik, matematik, matematik … şeklinde tekrarlar yapmak veya “matematik kelimesi üzerinde düşünmek” değil, matematiğimizi geliştirecek konuları zihne/hayatımıza getirmek ve çalışmaktır. İşte zikir budur!”

    Bence de ; zikretmek bu değildir! Bu öğrenmektir. Beni zikredin diyor ALLAH.Siz okyanusun ne kadarını öğrenebilirsiniz ki,
    büyüklüğünü bilmiorsunuzki!Olsa olsa şu olabilir, bir kaç matematik konusu öğrenirsiniz. Size öğrenmediğiniz yerden soru
    geldiğinde matematikte böyle bir şey yok deyip, matematiğe şirk koşmaya da başlarsınız.

    Beni öğrenin demiyorki , beni tanıyın diyor olabilir: Sonsuz bir varlığı nasıl öğrenebiliriz, tanıyabiliriz , zikredersek elimize ne geçer , elimize geçmesi gereken bir şey varmı , O beni zikredin dedi ise, elimize verecek olan o demektir. Ben onu zikrederim istediğimi de söke söke alırım derseniz o kısmı bilmiyorum. Allah ile kul arasına girmem ben : )
    Ben onu aynı isimle tekrar ettiğimde o beni duymuyormu da , hayır öyle olmaz beni öğren öyle tekrar etme mi
    diyor?, O zaman O benim kapasitem hakkında bilgiye sahip değil , o zaman o sonsuz bilgiye de sahip değil ,
    o zaman o da benim gibi sınırlı.

    Bence matematik kelimesi üzerinde de düşünülsün, tekrar da edilsin: İnsanda matematiği öğrenmek için bir isteğe arzuya yol açıyor.. Neymiş yaa herkes şu matematik matematik diye tekrar edip duruyor. Şunu bir google da araştırıyım diyorsun.
    Bir de bakıyorsun ki konu konuyu açmış , matematiker olup çıkmışın..Bazende konular insanı öyle sürüklüyorki
    ister istemez fiziğe felsefeye Tükçenin kelimelerinin mana farklılıklarına , tarihe de dalıyorsun.Bir bakmışın
    balık gibi olmuş okyanusda yaşar hale geliyorsun artık…

    Siz Allah kelimesini söyleyip, gerisini ona bırakıp seyre daldığınızda başınıza hiç hayal bile edemeyeceğiniz bu yollar açılıyor…Yolu açan ise haberli habersiz veya bilinçli bilinçsiz zikredilen ALLAH. okyanuslarda alemler arasında seyahat ediyosunuz..
    Neden böyle bir yolu açıyor dersiniz hemde hiç anlamını bile bilmeden tekrar eden kişiye?
    İşte bu matematiğin içinde yazmıyor, bunun için başka derslerde bilmek gerekiyor.

    Siz ALLAH ın içindeki konuları öğrenip , ben matematik biliyorum dediğinizde hep kendinizi GELİŞTİRDİĞİNİZ konu ile
    kalıyorsunuz…Fizikten bir soru geldiğinde de ÖSS yi kazansanız bile ÖYS yi kazanamıyorsunuz..

  49. Değerli Fatih, ben de şahsen beynimde mana yüklü bir şekilde, Allah’ı gerek ismi ve isminin geçtiği Kur’an kalıpları (La ilahe illa ente, subhanallah, gibi) ile belirsiz sayıda tekrarlar yaparak gerekse de onu hatırlatıcı öğeler, nesneler üzerinden hatırlama edimini gerçekleştiriyorum (zikir). Belirli sayılardaki tekrara da sayıya şartlanılmaması şartıyla karşı da değilim. Ayet ve hadislerde işaret edilmeyen nokta tekrar değil.

    (Allah’ın en güzel isimlerinin [yani El-Alim, El-Kuddüs vd. manaları, özellikleri] zikri [gerçekte zikredilmez, tekrarı da yapılmaz, duada kullanılır] ise o manalar istikametinde konuları gündemimize taşımak, o konularda çalışmalar yapmaktır, ayet bu isimlerle dua edin/çağırın/çağrışım yapın, sizin deyiminizle “öğrenin” demektedir çünkü.. /zikir-beyin/#comment-93)

    Yukarıdaki yorumumda da kalın olarak “telaffuz” kelimesini işaretlemişim. Yani vurgum, ağızdan çıkanın anlamını bilmeme, yani salt telaffuzda kalma ve bunu tık tık tık zikirmatiklerle veya tesbihlerle tekrar edip durma yanlışına.

    Hintçe मैं अच्छा महसूस हो रहा है yazısını “Maiṁ acchā mahasūsa hō rahā hai” şeklinde okuduğunuzda bu “telaffuz” olur; bir anlam oluşmaz beyinde; ama o dili biliyorsanız veya cümleyi öğrenmiş iseniz beyinde anlam oluşarak bu kelimeler mana sahibi olur.

  50. Arapların Arapçayı bilmesiyle kur’anı hakkıyla anlaması gerekirdi ama yok…aslında her harfin bir frekansı var (opera sanatçısının kristal bir bardağı sesiyle kırması, sesin bir frekansı olduğunu gösteriyor :).. kendi dilimizde konuştuğumuz her şey alt beyni etkileyen güçteler.. ancak bazen aynı kelimeye farklı anlamlar yükleniyor ki anlam bakımından kelime çok yönlü oluyor… belki de biz her şeyi değerli ya da değersiz kılıyoruz odaklanmayla (tıpkı altın madenini değerli kılıp diğer değersiz algıladığmız madenleri değersiz kıldığımız gibi)… harfler dahi içteki mananın dışa vurumu değil midir (kelimeler de keza)? madde dediğimiz, mananın projeksiyonu değil mi? şarkılar bile mantra etkisi yapıyor alt beyinlere… bazı karanlık kurumların alt beyni olumsuz yönde etkilemek için yaptıkları düzenli tekrarlar da mantranın farklı bir versiyonu.. hepsinin de amacı alt beyni istenen yönde değiştirmek etkili olmuyor mu? ya da alışkanlık dediğimiz, bir davranışın rutin tekrarı da böyle.. zikir de bunun pozitif yönden versiyonu olamaz mı? namazın düzenli kılınması, ezanın düzenli okunması, bir işin düzenli tekrarı ile açılımlar oluyor ancak ANLAMAK şartı esas… kimisi derin (onlara göre) konuştuğunda fazla derinlere dalma der oysa etrafında gördüğü onca insan yapımı şey ince ve derin düşüncenin ürünü… odaklanma mihenk noktası sanırım hepsinde de.. odaklandıkça (tefekkür, sorgulama) küçük olan büyümeye, genişlemeye ve mükemmelleşmeye doğru yol alıyor…. şartlanma olsa da bilmeden başlanılan zikirde zaman geçtikçe az ya da çok açılımlar olabileceğini düşünüyorum (her insan düşünce sahibidir sadece bunun yönü farklıdır)…

  51. Konuları birbirine karıştırmayalım Sevgili Yusuf :). Mantralarda, veya çekilen zikirlerde olduğu iddia edilen frekans kavramı ile bir tenorün bir bardağı kırmasındaki olgular farklı. Bir tenorün gırtlağından dışarıya çıkan ses karşıdaki cismin doğal, mekanik frekansını bozacak belirli bir kuvvete eriştiğinde cisim bozunuma uğrar. Olay dışarıda gerçekleşiyor, yüksek kuvvet istiyor ve mekanik tamamen.. Mana (hadi mana frekansı diyelim) ise mekanik olmayıp içte, fiziksel olmayan, ancak hissedilebilen soyut bir kavram.

    Ne güzel söylemişsin.. Kelimeler içteki mananın dışa vurumu.. Bizde, beyinde bir mana, anlam var; bunun sonucu olarak elma, peynir diyoruz.. içeriden dışarıya doğru.. Bunun tersi, dışarıdan içeri doğru değil ama.. Yani İngilizce bilmeyen birisinin beyninde apple, cheese vs. kelimeleri anlam, moda tabiriyle :) frekans oluşturmayacaktır.

  52. bana göre ikisi de frekansa girer, sadece derece farkı vardır… mekanik dediğiniz durum yoğunlaşmış frekanstır.. hissedilen bir şey dahi frekans seviyesinde değil mi? (ki mana denilen şeyler de dahil)… bir şey daha sormak istiyorum;üst bilincin , ne olduğunu bilemediği, fark edemediği bir şeyde alt beyin tepki (olumlu-olumsuz) verebiliyor ve bunun niye olduğunu çözemiyoruz !?.. başka bir şey daha; rüya gördüğümüzde rüyanın ne anlama geldiğini şu anki toplum bilinci mantığıyla anlayamıyoruz (ne kadar saçma da gelse hepsinin mutlaka anlamları var olduğunu biliyorum ama çözemiyorum), çözemiyoruz…bu iki durumu,anlamını bilmesek de alt beynin evrensel bağlantısı olması mümkün olma ihtimaline binaen , evrensel kurallar, frekanslar söz konusu olabilir mi? (sadece sorgulama bazında soruldu, bir şekilde parça ile bütün arasında bağlantı kurma çabası)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>