Ezelî Sistemdeki KENDİliğinden mekanizması
05 Aralık 2008 Henüz Yorum yapılmamış
İnsanca bir tanrı anlayışı o kadar sinmiş ki genlerimize, Muhammed Rasûl’un hissedip tanıttığı Allãh’ı “her konuda sınırsız özelliklere sahip”, özümüzde; ama ötede bir merkezde kurulu Tanrı olarak düşünüyoruz.
“Zül-İrâd (İrâde fonksiyonu)” denmiş, bunu -bizde yanılsama olarak bulunan- “isteme” özelliğimizin “sınırsız versiyonu” olarak düşünmüşüz. O da -bize benzer şekilde- bir merkezden (!) AN’da hikmetle yaratmayı (!) diliyor !?..
Dünyamızdan bir kelime kullanılarak “El-Kadir” olduğu anlatılmış, Allãh’da GÜÇ olduğuna işâret edilmiş; ama bu ifâdenin sadeliği tanrımızda eksiklik oluşturduğundan, ona yakıştıramadığımızdan yetmemiş, bunu “Sınırsız güce sahip, Her şeye gücü yeten” olarak değiştirmişiz.
Düşünen “Sevgideğerli Ateist” de sormuş hâliyle; madem “her konuda sınırsız”, “her şeye gücü yetiyor O’nun”, kendi varlığını/bilgisini/gücünü ortadan kaldırsın (!), bir kaç tane tanrı yaratsın (!), “kaldıramayacağı bir taş yaratsın”, vs. diye… Tanrı inancına sahip bir bilinç de bu sorulara ya cevap veremeyecektir ya da saçma deyip geçecektir.
Tanrı’dan vazgeçememiş bizler “Her konuda (!) sınırsız özellikler atfetmemizin” getirisi olarak tıkanıp kalmışız veya tatmin etmeyen cevaplarla geçiştirmişiz soruları!.
Örneğin, dikkat çekici bir örnek olarak, Kur’ãn’da Allãh’ın “E KBeR” olduğu dâhi geçmemektedir (!). Allãh isimli Tek olan Varlık, KENDİni en iyi BİLe bil diği/BULa bil diği Rasûl boyutundan “Ekber (daha büyük, en büyük anlamlarında)” olarak değil, “El-Kebîr (Büyük)” olarak tanıtılmıştır.
Kur’ãn’da dâhi verilmeyen/olmayan bir vasıf, acaba “tanrılarını en büyük yapmak” isteyen “tanrı kulları” tarafından -râvileriyle sahih adı altında hâdisler türeterek- iyi/kötü niyetle mi çıkartılmış 1300 küsur yıl kadar önce?
Allãh bilir!
Gerçi, hükümranlığını yitirmeme hırsıyla Mekke’nin fethine kadar Rasûl’e savaş açan, fetihle beraber zorunlu olarak müslüman olan, oğulları Hz. Âli’ye düşman olup, torunları Ehl-i Beyt-i katleden ve üstüne üstlük 4 Halifeden sonra hortlattıkları eski kabile dini anlayışlarını “Hak (!) Sunnî mezhep, Ehl-i Sunnet vel Cemaât (!)”, karşıtlarını “Şiâ” ilân eden, çoğunluk tarafından “Hz.”, “r.a” diye anılanların Saltanat dönemlerinde yaptıklarını tarihten okuyunca “kul da bilir” diyebiliyor ve gelenekten aldığımız kalıpları bir kenara bırakıp dikkatleri Kur’ãn’ın özgün-orjin ifâdelerine çekmek istiyoruz.
Allãh isimli algılanan Tek Varlık gerçekte bizlere âit “sınırsızlık-sonsuzluk” kelimeleriyle dâhi vasıflandırılamaz.
O varlıkta (âyân-ı sâbite/ asla bozulamayacak, silinemeyecek, değiştirilemeyecek, sabit/statik,) vasıfsız BİLGİ (DATA olarak) vardır (sonlu-sonsuz olarak vasıflandıramayacağımız), GÜCÜ ile KENDİ-liğinden açığa çıkar. Bu açığa çıkış “İRADE etti” olarak etiketlenir.
DATA’daki sûretsiz sabit asılların birbirleriyle etkileşmesi, alt boyutların çeşitli düzeylerdeki ALGILAMAsı (Semi’, Basîr), SEYRİ olur (işlenmiş data=knowledge misâli). Algılama olduğundan Sûretler (in oluşturduğu programlar/kaderler) ve Levh-i Mahfuz oluşur, “Sonsuzluk vasıfları” Seyir ile başlar. DATA’dakilerin aksine Sûretler bozulabilir, değiştirilebilir dinamik oluşumlardır. DUA, Levh-i Mahfuz’a NAZAR ederek programını/kaderini değiştirebilir.
YAPIsı gereği DEHR’de BİLGİ algılanmak/seyredilmek ZORUNDAdır!
DEHR’de zaman ve zamansızlık yoktur. Bu kavramlar ise DEHR’dendir.
Zamansızlık/AN’da gerçekleşen algılama da, “Seri-ul Hisâb” (≈Birimde açığa çıkanların sonuçlarının gene birimin karşısına çıkması işlevi) özeliği de lokalize olmuş etkileşimlerin (≈ birimin Rabbi), Holografik Levhanın bütünlüğüne katılırsa o noktada “nedenselliğe” bağlı bir evren/zihin oluşur. Olayların “Neden-Sonuç çerçevesinde” ilerlediği bu tip evrenlerde gözlemlenen nesneler (mikro düzeyde atomlar) bir an için YOK olur (Mutlak YOKluk anlamında değil, sûretsizleşir>>>DATA’da kalır), sonraki anda VAR olurlar. “Seri-ul Hisâb” özelliği bizleri, sürekli aynı, sabit atomu izliyormuşuz yanılsamasına düşürür. O tek bir atom gibi, Tüm Evren de an be an YENİDEN ve YENİDEN… … yaratılmaktadır, Gerçekte!
“Seri-ul Hisâb”ın da katıldığı Holografik Oluş, Tümü Zerrede kodladığından herhangi iki andaki atomun birbirlerine bağlanmasını sağlar. HAFIZA’yı, kayıtı, hatta “sn.lere parçalanmamış bir “ben” duygusunu” ortaya çıkartır. Bu nedenle birimin lokalize olmuş Holografik Levhası sûretsizliğe, DATA’ya kaçmadan (daha doğrusu DATA’da oluşan o birimle ilgili etkileşimler Sonsuz devinen mekanizma sonucu kesilmeden) “ben”lik duygusu parçalanmaz, bölünmez, yok olmaz. Fakat evrende boyutsal öncesizlikten boyutsal sonrasızlığa sonsuz devinim içre devinen/dönüşen mekanizmalar (aralıksız devrilen, dallanan domino taşları misâli) gereği, birimsel ALGILAMAnın OTOMATİK başlaması gibi bitişi de DATA’ya sûretsiz dönüşle gerçekleşir.
Sonsuz devinen mekanizma (aralıksız devrilen domino taşları misâli) “İRADE ettiğini YAPAR” ile kastedilendir. Yoksa bizlerin “ben” merkezimizden istememiz/irade edişimiz gibi bir İRADEsi var inancı, O’nu da -özde olduğunu söylesek de- merkezileştirecektir.
Kâinattaki mekanizma birim olan bizlerde de benzer şekilde gerçekleşmektedir. Çünkü Holo (TÜM) birimde graf(Kayıtlı)iktir. TEK olan VARLIK’ın boyutları Holografik Yaratılış gereği beyin (derinliklerin)de kayıtlıdır.
Rüyasız uykumuzda DATA kalır («Gizli bir hazine»). Devinen mekanizma 18 saat kesintisiz algılamayı gerçekleştiren bizleri mecburen uyutacaktır. DATA’ya geçiş, daha doğrusu DATA’nın kalması için. Uyumaz isek de aynı mekanizma bizi uykusuzluktan öldürmek zorunda kalarak DATA’ya, KAYNAK’a döndürür.
Rüyasız uykuda [Âmâ boyut(suzluğ)u, Lâhut], DATAsında [Ceberût âlemi] hiçbir vasıf yoktur. Orada «ORASI» var. Daha doğrusu «O» var!. Sınırlılık-sınırsızlık kavramlarından da beri… Gayb…
«.»
ORASI algılanmayan, potansiyel hâlindeki sûretsiz VERİTABANIdır. Potansiyeli (Esma-Sıfat âlemi) ile olan Zât’tır. Her şey Tümleşiktir. Veritabanınızda sûretsiz olarak kayıtlı -örneğin- bir “gül resmi” ile bir “köpeğin sesi” burada, aynı MEKANSIZLIKta “Bir ve Tek”tir. Bu kayıtları birbirinden ayıramaz, koparamazsınız.
Devinen mekanizma rüyalı uykuya geçişi tetiklediğinde (İRADE ettiğinde), o birimdeki veritabanının açığa çıkmasını zorlar («Gizli bir hazine olanın bilinmeyi dilemesi» anlatımı), o birime algılatır (Dikkat, irade eden bir merkez yok! Devinen mekanizmanın sonuçları var. Bu sonuçlar “bilinmeyi diledi” olarak insanî vasıflara benzetilerek anlatılmış). Zât’ımızın sûretsiz bilgisini boyutları oluşturup sûrete sokarak algılaması [Melekût âlemi, kuantsal olmayan, Bütünsel (!) kesret âlemi].
Kimi zaman “Seri-ul Hisâb” özelliğini devreye sokmadan (anlamsız, bölük pörçük olduğu için hatırlanamayan rüyalar) kimi zaman da sokarak (birbirini anlam oluşturacak şekilde takip eden kareler olduğu için hatırlanan rüyalar) veritabanını çabasız bir şekilde her an algılatır/algılar. DATAmızdaki veritabanımızın her an açığa çıkma zorunluluğu sonucu çabasız rüya görürüz, çabasız ve her an düşünürüz. “Düşünmediğimiz bir an yoktur.”
Devinim, potansiyelimizdeki etkileşimleri iyice yoğunlaştırıp da uyanmaya başladığımızın ilk anları “Melekût”ten iniştir. Zaman ve madde hissi tam ayrışmadığından bu anda kendimizi evrenle bütünleşik hissederiz. Tam uyanıklık hâli ile ise madde âlemi oluşur [Mülk âlemi, kuantsal, niceliklerden oluşan kesret âlemi].
Bütün bunları biz mi istiyor ve yapıyoruz? (Allãh, neden cennet, cehennemi planlıyor; imtihan ediyor, neden evreni yarattı sorularına benziyor). Yoksa, Kendiliğinden mi?
Acaba bütün bunları İRADEsi ile bir NEDENle yapan birisi (“ben”) mi var, yoksa Sonsuz devinen mekanizmanın hiç bir yargı/yorum içermeyen salt/saf OLUŞlarındaki kimi sınırlı sayıdaki mânâların etkileşimlerinin sonucu, alt boyutlarda açığa çıktığı lokalize birimlerin, bu OLUŞLARI sınırlı yapılarından/bileşimlerinden dolayı cennet, cehennem olarak etiketleyişi; kendisinin yaptıklarını da yanılsamalı olarak “özgür iradesi” olarak addedişi mi var?
*/ Örneğin, “Su içmek için kalkmaya” –özgürce (!)- niyetlendiğimiz andan 0.35 sn. önce bu niyetin “hazırlık potansiyeli” adı verilen aktivasyonu gerçekleşmektedir. Devinen mekanizma çevreden veya iç dünyamızdan gelen sinyaller doğrultusunda “Su içmek için kalkma” aktivasyonunu beyinde oluşturduktan 0.35 sn sonra farkındalık düzeyine çıkartarak bizde/zihnimizde “Su için kalkmaya niyet/his oluşmaktadır!
Bu bilimsel gerçekten sonra artık hangi birimi “katil, tacizci vs.” olarak etiketleyip suçlayabiliriz? Allãh neden adaletsizliğe, kötülüğe izin veriyor gibi sorular düşecektir. Bütün bu olasılıklar bizler tarafından iyi-kötü olarak nitelendirilseler de ve Allãh için NEDEN bunu yapıyor sorulsa da, neden-niçin sorularının ötesinde var olanın sadece “Yorumsuz, Saf Yaratım/Oluş” olduğu görülecektir. /*
“Seri-ul Hisâb” özelliğimiz gereği veritabanımızda ne var ise bunun sonuçlarını yaşayarak veritabanımızdan (düşündüklerimizden/yaptıklarımızdan) sorumlu oluruz (Kötülüğe meylettiren bilinç düzeyinde isek bilinçaltımızda kök salmış çekirdek inançlarımızın, şartlanmalarımızın; daha üst düzey bir bilinçte isek düşündüklerimizin sonuçlarını yaşarız).
Bütün bunları yapan kim? (“O” mu diliyor, “ben” mi gibi) “Ben” miyim, “O” mu? “Ben” dedim mi, O’ndan kendimi ayırmış olurum; “O” dedim mi, “O”’nu “Ben”’den ayırmış olurum.
Anlatabilmek için “yapan, eden, dileyen … hep O’dur” denilmiş. Ama bu şekilde anlatmaya çalışmak bile HÛ’yu ÖTElemektedir, merkezileştirmektedir.
Yapan, eden, dileyen … birisi yok; Varlıkta YAPMAK-ETMEK-DİLEMEK … fiilleri var!
Cahilde de, Âlimde de “Varlık”tan ayrı birimsellikleri olmadan Sonsuz içre Sonsuz devinimin bu birimlerden açığa çıkardığı BİLMEKlik/BİLmeMEKlik var.
Bizler “sınırlı dileme”, “sınırlı kas/beyin gücü” ile “sınırlı sayıdaki isteklerimizi” “sınırlı bir şekilde yaratabilmekteyiz”. Bütün bu “sınırla(mala)r” MERKEZSİZ olan Varlıkta “ben” olarak etiketlenmiş Varsayımsal merkezleri üretmektedir. Bizler bir “merkezden” dışa doğru bu süreci gerçekleştirdiğimizden (daha doğrusu öyle şartlandığımızdan), inandığımız Allãh’ı da en derin (!) boyuttaki bir merkezden (!) dışa doğru, bizimki gibi; ama bize göre (!) daha (!) üstün, sınırsız versiyonumuz şeklinde, sahip (!?) olduğu sınırsız güçle istediğini (!) yaratabilen geliştirilmiş bir Tanrı olarak düşünme yanlışına düşüyoruz.
Allãh’ın El-Kâdir özelliği “Evren” adı altında algılanan boyutlarındaki -sınırsız ve sonsuz olan- güç, yâni ENERJİdir. Evet, Allãh’ta El-Kâdir özelliği gereği “merkezsiz olarak sınırsız enerji” vardır; ama Allãh buna sahip (!) değildir. Allãh’ta insan gibi sahip olma vasfı yoktur. Sahip dedik mi insanlaştırma hatası olasılığı çıkıyor. “Evren’de sınırsız enerji vardır; ama bu sınırsız enerjiye sahip olacak bir merkez, bir boyut yoktur” cümlesindeki anlam gibi düşünürsek bu hataya düşmemiş oluruz.
El-Kâdir ismiyle işâret edilen bu Enerjinin=gücün nicelik (!) açısından sınırı yoktur elbette. Çünkü Evren sınırsızdır!
*/ Bilimin tâbiriyle de Evrenin Enerjisi “Yoktan Var, Vardan da Yok edilemez”, O Enerji HEP VARdır. Allãh ismi ile işâret ettiğimiz VARLIK tüm boyutlarıyla nasıl ezel(=/)ebed NİÇİNSİZ (niçin/neden var sorusunu soramayacağımız anlamda) var ise, El-Kâdir özelliği de ezel(=/)ebed vardır. “Niçin Mutlak Yokluk yok da, Varlık Var ?” sorusunun cevabı yoktur. Buna Tanrı’ya, Allãh’a inanmayan bir ateist de cevap veremez. Aynı soru Tanrısız, -hâşâ- Allãhsız bir Evren için de geçerlidir./*
Şimdi iki cümledeki ayrıma dikkat edelim:
(1) Allãh adıyla işaret edilen, sınırsız güç ve yeteneğe (!) sahip (!) olsa idi -ki sahiplik gereği Allãh’tan değil, bir Tanrı’dan söz ediyor oluruz- “kendi varlığını/bilgisini/gücünü ortadan kaldırsın (!), bir kaç tane tanrı yaratsın (!), “kaldıramayacağı bir taş yaratsın” gibi soruların muhatabı olurdu.
Ama (2) Allãh ile kâim Evrende Sınırsız Enerji ve –gene- bir merkezi olmayan FARKINDALIK (El-‘Alîm) gereği Sistemli bir şekilde, boyut boyut YARATIM gerçekleşir. Bu Sistem “düzenin ve bilincin” yanı sıra “düzensizliği, sistemsizliği ve rasgeleliği, bilinçsizliği” de bulundukları boyut gereği barındırır. Sistem gereği çeşitli evrenlerin çeşitli Fizik kanunları oluşur ve o evrenler de bilinçli varlıklar, hatta Rasûller ya oluşur ya da oluşmaz.
Şimdi “Sınırsız güce sahip, Her şeye gücü yeten” Tanrımızın muhatap olduğu yukarıdaki soruları Rasûlulllãh’ın Allãh ismini verdiği VARLIK hakkında sormaya çalışalım. Bunun için kafamızdaki Tanrı’nın özelliklerini Allãh’a yüklememek için şimdilik anlamı yakalayabilmek için Allãh değil de, “Evren” kelimesini kullanalım.
Biliyoruz ki;
“Evren”’in derin boyutlarında sınırsız bir güç=enerji var. “Evren”’in derin boyutlarında sınırsız bir de Bilgi var. “Evren”’in kendisi sınırsız… Evrende işleyen sınırsız sayıdaki süreçlerin (Yıldızların, galaksilerin, dünyaların, canlılığın oluşumu-yok oluşu vs.) başı da yok, sonu da…
Şimdi, soralım:
“Evren” kendi sınırsız bilgisini, enerjisini, varlığını ortadan kaldırabilir, kendinden bir(kaç) tane daha meydana getirebilir mi? Dikkat edersek, “Evren” bu soruların muhatabı değildir. Bu soruların muhatabı olacak bir kişiliği yok çünkü.
“Evren” kendi varlığında meydana gelmekte olan herhangi bir “yıldız oluşumunu” “sınırsız enerjisi” olduğu için “her şeye gücü yeten” bir varlık olarak dilememektedir. Evren’in kendisindeki sınırsız enerjinin devindirdiği süreçler yıldız oluşumunu sağlıyor, biz de bunu “Evren’in dileği” olarak etiketleyebiliriz.
“Evren” NİÇİN bir “yıldız oluşumunu” dilemektedir? Bu soruda NİÇİN sorusunun bir anlamı kalıyor mu? Kalmadığından bu süreç için KENDİliğinden ifâdesini kullanmak zorunda kalıyoruz.
NİÇİN dediğimiz anda BAŞLANGIÇ NOKTASI oluşturmuş oluruz ki, Evreni (Allãh’ı) sınırlandırmış oluruz.
Niçin A’yı diledi? B için dedik mi, otomatikman “peki neden B” sorusu çıkacaktır ve bunun sonu (C, D, E, …) gelmeyecektir!
…Etki-Tepki-Etki-Tepki-Etki-Tepki-Etki-Tepki-Etki-Tepki… Bu sınırsız devinen süreç olsun diyelim. Bu süreci..
MUTLAK Etken-Tepki-Etki-Tepki-Etki-Tepki-Etki-Tepki-Etki-Tepki… şeklinde düşünürsek merkezileştirme-sınırlama olacağından “Tanrı inancı” devreye girer.
İşte bu sonu gel(e)mezlikten dolayı NİÇİN soruları sonsuz devinimde KAYBOLMAKta, ANLAMSIZlaşmaktadır. Süreç öncesizlikten sonrasızlığa olduğu için KENDİliğinden ifâdesini kullanmak zorunda kalıyoruz.
İbni Arabî “kendiliğinden”i; Zât’a -nefesin ciğere yaptığı etki gibi- basınç (!?) yapan bilginin ZORUNLULUKtan –nefesin ciğerden otomatik bırakılışı- gibi açığa çıkar şeklinde açıklamıştır. Bundan dolayı da “ilmini seyretmeyi dileme” düşüncesi ve “NİÇİN Seyrediyor” benzeri sorular da düşecektir.
HÛ, kişi olmadığındandır ki, AMAÇ edinerek DİLESİN! Amaç/Amaçsızlık İNDinde YOKtur. Nefesini bırakmayı dileyen, amaçlayan bir mahal olmadığı gibi.
Varlık KENDİliğinden OLuştadır.
Kaldırabilecek hazmıyla..


